
Allahü teâlâ, Kur’an-ı kerimde, Mâide sûresinin seksenikinci âyetinde, (İslâmiyetin en büyük düşmanı, yahudiler ve müşriklerdir) buyurdu.
İslâmiyeti içerden yıkmak için, ilk fitneyi çıkaran yahudi, Yemenli Abdüllah bin Sebe’dir. Hakîkî müslüman olan (Ehl-i sünnet)e karşı, (Şî’î) fırkasını kurdu. Her asırda , şî’î âlimi olarak ortaya çıkan yahudiler, bu fırkayı kuvvetlendirdiler. Yahudilerin islâmiyete yaptıkları zararlar, Kuveytte (Mektebet-üs-sahâbet-il-islâmiyye)nin neşrettiği (Hiyânet-ül-yehûd) ve Beyrutta neşredilen (Er-rec-lüs-sanem) kitaplarında uzun yazılıdır.
Îsâ aleyhisselâm semaya çıkarıldıktan sonra, bozuk İncîller yazılınca, hıristiyanların çoğu (Müşrik) oldu. Müşrik olmıyanlar da, Muhammed aleyhisselâma inanmadıkları için (Kâfir) oldu. Bunlara ve yahudilere (Ehl-i kitap) denildi. İslâmiyet zuhûr edince, papazların kurûn-ı vüstâdaki [orta çağdaki] hâkimiyyetleri yıkıldı. İslâmiyeti yok etmek için, misyoner cemiyetleri kurdular.
Bu işte en ileri giden, ingilizler oldu. Londrada (Müstemlekeler nezâreti) kuruldu. Akla, hayâle gelmiyen yahudi hîleleri ile ve askerî ve siyâsî kuvvetler ile islâmiyete saldırdılar. (Müstemlekeler nezâreti)nin idare ettiği ve her memlekete gönderilen binlerce câsûstan biri olan Hempher, 1125 [m. 1713] senesinde, Basrada avladığı Necdli Muhammedi, senelerce aldatarak, (Vehhâbî) fırkasını kurdular ve 1150 senesinde ilân ettiler.
Hempher, İngiliz Müstemlekeler nezâretinin emri ile, Mısr, Irâk, Îrân, Hicâz ve hilâfet merkezi olan İstanbulda câsûsluk faaliyetlerinde bulunmak, müslümanları aldatmak ve hıristiyanlığa hizmet için vazîfelendirilmiş bir İngiliz misyoneridir.
İslâm düşmânları, islâmiyeti yok etmeye ne kadar çok çalışsalar da, Allahü teâlânın bu nûrunu, aslâ söndüremezler. Çünki, Allahü teâlâ, Kur’an-ı kerimde, Yûsüf sûresinin onikinci ve altmışüçüncü ve Hicr sûresinin dokuzuncu âyet-i kerimelerinde meâlen, (Bu Kur’anı, sana ben indirdim. Onu elbette ben koruyacağım) buyurdu.
Yâni, kâfirler, Ona tecâvüz edemiyecek, Onu tebdîl, tahrîf edemiyecek, O nûru aslâ söndüremiyeceklerdir buyurdu. Ondört asırdan beri, müslümanlar, Kur’an-ı kerimin ışıklı yolunda çalışarak, ilimde, ahlâkta, fende, sanatta, ticârette, siyâsette ilerlediler. Büyük devletler kurdular.
Fransadaki 1204 [m. 1789] ihtilâlinden sonra, Avrupadaki gençler, kiliselerin, papazların ahlâksızlıklarını, zulmlerini, soygunlarını, yalanlarını ve hıristiyanlık dîninin bozuk olduğunu görerek, hıristiyanlıktan ayrılmaya, müslüman veya dinsiz olmaya başladılar. Hıristiyanlıktan uzaklaştıkca, fende, teknikte ilerlediler. Çünki hıristiyanlık, dünya için çalışmaya, ilerlemeye mani oluyordu.
Bu gençlerin yazdıkları, dinleri kötüliyen kitapları okuyan ve ingilizlerin islâma karşı yalanlarına, iftirâlarına aldanan bazı müslümanlar da, din câhili oldular. İslâmiyetten uzaklaştıkca, fende gerilemeye başladılar. Çünki islâmiyet, dünya işlerinde de çalışmağı, ilerlemeyi emretmektedir.
1. BÖLÜM
Hempher diyor ki; Büyük Britanyamız çok geniştir. Güneş, denizleri üzerinde doğduğu gibi, yine bu denizlerin üzerinde batar. Devletimiz, Hindistân, Çin ve Ortadoğudaki sömürgelerinde nisbeten zayıftır. Bu memleketler, tam mânası ile idaremizin altında değildir. Fakat, buralarda çok faal ve başarılı bir politika tatbîk ediyoruz. Hepsi elimize geçmek üzeredir. Burada iki şey mühimdir:
1- Elimize geçmiş yerleri elimizde tutmaya çalışmak,
2- Elimize geçmemiş yerleri ele geçirmeye çalışmak.
Müstemlekeler [sömürgeler] nâzırlığı, bu iki vazîfeyi îfâ etmek üzere, bu devletlerin her biri için, birer komisyon teşkil etmiştir. Müstemlekeler nâzırlığında vazîfeye başlayınca, Nâzır bana itimat etti ve Doğu Hindistân şirketinde bir vazîfe verdi. Bu, zâhirde bir ticâret şirketi idi. Fakat asl vazîfesi, Hindistânın büyük ve geniş topraklarına hâkim olmanın yollarını araştırmaktı.
Hükûmetimizin, Hindistân için hiç endişesi yoktu. Zîrâ Hindistân, değişik milletlere, ayrı dillere ve zıd çıkarlara sahip bir ülkeydi. Çinden de pek korkumuz yoktu. Çünki, Çine hâkim olan Budizm ve Konfüçyüs dinlerinin canlanmasından korkulmuyordu. Zîrâ bunlar, hayatla hiç alâkalanmayan, iki ölü din idi. Binâenaleyh, bu iki ülke halkında vatan sevgisinin olması, çok uzak bir şeydi. Bu iki ülke, biz İngiltere hükûmetini rahatsız etmiyordu. Fakat, ilerde olabilecek hâdiseleri de gözümüzden ırak etmiyorduk. Binâenaleyh, bu ülkelerde tefrika, cehâlet ve fakirlik, hattâ sârî hastalıkları yaymak için, uzun vadeli plânlar yapıyorduk. Bu iki ülke halkının âdetlerini taklîd ederek, niyyetlerimizi rahatça gizliyebiliyorduk.
İslâm memleketleri son derece rahatımızı bozuyordu. Hepsi de, lehimize olmak üzere, Hasta Adamla [Osmanlı devletini kastediyor] bir kaç anlaşma yapmıştık. Müstemlekeler nâzırlığının tecribeli adamları, bu hastanın bir asırda n az bir zaman zarfında can vereceğini söylüyorlardı. Ayrıca, Îrân hükûmeti ile de, gizlice bir kaç anlaşma yapmış ve bu iki ülkeye, mason yaptığımız, devlet adamlarını yerleştirmiştik. Rüşvet, kötü idare ve din bilgisi noksan idarecilerin, güzel kadınlarla meşgûl olup, vazîfelerini unutması, bu iki ülkenin belini kırdı. Fakat, bütün bunlara rağmen, şu sayacağım sebeplerden dolayı, yaptıklarımızın beklediğimiz netîceyi vermemesinden endîşe ediyorduk:
1- Müslümanlar, İslâma son derece bağlıdırlar. Her bir müslüman, papaz ve râhiplerin hıristiyânlığa bağlılıkları kadar, hattâ daha fazla, İslâma bağlıdır. Bilindiği gibi, papaz ve râhiplerin canı çıkar da, hıristiyanlıkları çıkmaz. Müslümanların en tehlikelileri de, Îrândaki şî’îlerdir. Çünki onlar, şî’î olmıyanları kâfir ve necis bilirler. Hıristiyanlar, şî’îlerin nazarında, kokmuş pislik gibidir. Tabîatiyle, insan bütün gücüyle pisliği atmaya gayret eder. Bir sefer şî’înin birine şunu sordum: (Hıristiyanlara niye böyle bakıyorsunuz?) Aldığım cevap şuydu: (İslâm Peygamberi, çok hakîm bir zat idi. Kâfirleri böyle mânevi bir baskı altına almış ki, onların doğru yolu bulmasına ve Allahın dîni olan İslâma girmesine sebep olsun. Nitekim devlet de, bir insanı tehlikeli bulunca, onu itaat edinceye kadar, maddî bir baskı altında tutar. Sözünü ettiğim necâset, maddî değil, mânevi bir baskı olup, hıristiyanlara da hâs değildir, sünnîlere ve bütün kâfirlere şâmildir. Hattâ, bizim eski Îrânlı mecûsîler bile, şî’îlerin nazarında necistirler.)
Ona dedim ki: (Güzel! Sünnîler ve hıristiyanlar da Allaha, Peygamberlere ve kıyâmet gününe inanırlar, niye necis olsunlar?) Cevaben dedi ki: (İki şeyden dolayı necistirler: Birincisi, Hz. Muhammedi hâşâ yalancılıkla ithâm ederler. [Hâlbuki, Peygamberimizi yalancılıkla ithâm edenler, şî'îler ve hıristiyanlardır. Şî'îlerin Kur'an-ı kerime ve Peygamberimizin hadis-i şeriflerine uymayan îtikatları, sözleri ve çirkin işleri, (Es-Savâık-ul-muhrika) ve (Tuhfe-i isnâ aşeriyye) ve (Te'yîd-i ehl-i sünnet) ve (Nâhiye) ve (Eshâb-ı kirâm) ve (Hucec-i kat'ıyye) ve (Milel ve Nihal) gibi Ehl-i sünnet kitaplarında bildirilmiş, herbirinin cevapları verilmiştir. (Savâık) müellifi Ahmed ibni Hacer Mekkî 974 [m. 1566] de Mekkede, (Tuhfe) müellifi Abdülazîz 1239 [m. 1824] da Delhîde, (Te’yîd) müellifi imam-ı Rabbânî Ahmed Fârûkî 1034 [m. 1624] de Serhend-i şerifte, (Nâhiye) müellifi Abdülazîz Ferhârevî 1239 [m. 1824] da, (Eshâb-ı kirâm) müellifi Abdülhakîm Arvâsî 1362 [m. 1943] de Ankarada, (Hucec) müellifi Abdüllah Süveydî 1174 [m. 1760] de Bağdâdda, (Milel) müellifi Muhammed Şihristânî 548 [m. 1154] de Bağdâdda vefât etmişlerdir.] Biz de, bu çirkin ithâm karşısında (Sana eziyet verene sen de eziyet edebilirsin) sözü mûcibince, onlara (Siz necissiniz) diyoruz. İkincisi ise, hıristiyanlar, Allahın Peygamberlerine kötü isnâdlarda bulunurlar. Meselâ, Îsâ aleyhisselâm içki içerdi, mel’ûn olduğu için çarmıha gerildi, derler.)
Ben dehşet içinde adama dedim ki: (Hıristiyanlar böyle demezler.) O ise: (Hayır sen bilmiyorsun, (Kitap-ı mukaddes)de böyle yazılıdır), dedi. Ben sustum, zîrâ adam, ikinci husûsta olmasa bile, birincisinde haklıydı. Münâkaşayı uzatmak istemedim. Çünki, islâmî kıyâfette olduğum hâlde, benden şüphelenebilirlerdi. Bu sebep ile, dâimâ münâkaşalardan uzak duruyordum.
2- İslâmiyet, bir zamanlar, idare ve hüküm dîni idi. Müslümanlar da, azîzdi. Bu efendi insanlara, şimdi siz kölesiniz demek zordur. İslâm tarihini kötüleyip, müslümanlara, bir zamanlar elde ettiğiniz izzet ve îtibar, bazı şartlar îcâbıydı. O günler gitti, bir daha geri dönmez, dememiz de mümkin değildir.
3- Osmanlı ve Îrânlıların, yaptıklarımızın farkına vararak, plânlarımızı bozup te’sîrsiz hâle getirmelerinden çok endişe ediyorduk. Gerçi, bu iki devlet büyük ölçüde zayıflamıştır. Fakat, mal, silâh ve hüküm sahibi, merkezî bir hükümetin oluşu, bizim emîn olmamıza mani oluyordu.
4- İslâm âlimlerinden son derece rahatsızdık. Çünki, İstanbul ve El-ezher âlimleri, Irâk âlimleri, Şâm âlimleri, emellerimizin önünde aşılmaz engellerdi. Zîrâ onlar, dünyanın geçici zevk ve zînetlerine karşı, Kur’an-ı kerimin vaat ettiği Cennete girmeye hazırlanan ve kendi prensiplerinden kıl kadar tâvîz vermiyen kişilerdi. Halk onlara tâbi oluyor, Sultan bile onlardan korkuyordu. Sünnîler, şî’îler kadar âlimlere bağlı değildi. Zîrâ, şî’îler kitap okumuyor, sâdece âlimleri tanıyor, Sultana gereken ihtimâmı göstermiyorlardı. Sünnîler ise, çok kitap okuyor, âlimleri ve Sultanı tutuyorlardı.
Bu hâl karşısında, bir çok toplantılar yaptık. Fakat, maalesef, her seferinde önümüzde yolun kapalı olduğunu gördük. Câsûslarımızdan gelen raporlar, hep hayâl kırıcı, konferansların sonuçları da sıfır idi. Lâkin, yine de ümitsizliğe kapılmıyorduk. Çünki, biz, derin nefes almağı ve sabr etmeyi âdet edinmişizdir.
Bir toplantımıza, Nâzırın kendisi, en büyük papazlar ve bir kaç da mütehassıs [uzman] katılmıştı. Yirmi kişiydik. Üç saatten fazla süren bu toplantıda, hiçbir netîceye varılamadı. Fakat, bir papaz şöyle dedi: (Rahatsız olmayın! Çünki, hıristiyanlık, ancak üçyüz sene zulüm çektikten sonra yayıldı. Umulur ki Mesîh, gayb âleminden bize nazar edip, üçyüz sene sonra da olsa, kâfirleri [Müslümanları kastediyor] merkezlerinden çıkarmağı nasip eder. Biz kuvvetli bir îman ve uzun bir sabrla silâhlanmalıyız! Hükmü elimize geçirebilmek için, bütün vâsıtaları elde edip, bütün yolları denemeliyiz. Hıristiyanlığı, Muhammedîlerin arasında yaymaya çalışmalıyız. Asırlar sonra da, netîceye varabilirsek, çok iyidir. Zîrâ, babalar çocukları için çalışırlar.)
Müstemlekeler nâzırlığında, İngilterenin yanısıra, Fransa ve Rusyadan da, diplomat ve din adamlarının katıldığı bir konferans yapıldı. Çok şanslıydım. Nâzır ile aramız iyi olduğu için, ben de katılmıştım. Konferansta, müslümanları parçalayıp, İspanya gibi, dinlerinden çıkararak îmana getirmenin [Hıristiyanlaştırmanın] hesapları yapıldı. Fakat, varılan netîceler istenildiği gibi değildi. Ben, o konferanstaki bütün konuşmaları (İlâ meleküt-il-Mesîh) ismli kitabımda yazdım.
Derinlere kök salmış büyük bir ağacı, kurutup, söküp atmak zordur. Fakat, biz zorlukları kolaylaştırıp, yenmeliyiz. Hıristiyanlık, yayılmak için gelmiştir. Bunu, Mesîh efendimiz bize vaat etmiştir. Muhammede, doğu ve batı âleminin içinde bulunduğu kötü şartlar yardımcı olmuştur. O kötü şartlar gidince, berâberindeki belâları da [İslâmı kastediyor] götürdü. Bugün memnûniyyet ile durumun tamamen değiştiğini müşâhede ediyoruz. Nezâretimizin ve diğer hıristiyan hükümetlerin büyük gayret ve çalışmaları netîcesinde, müslümanlar gerilemeye başladı. Hıristiyanlar ise, kuvvetleniyorlar. Uzun asırlar boyunca gayb edilen yerleri alma zamanı geldi. İslâmiyeti imhâ etmeye, Büyük Britanya devleti öncülük etmektedir.
Kimseye etmem şikâyet, ağlarım ben hâlime,
Titrerim mücrim gibi, baktıkca istikbâlime.
2. BÖLÜM
Hicrî 1122 ve mîlâdî 1710 senesinde Müstemlekeler nâzırı beni, Müslümanları parçalamak için gerekli ve yeterli bilgileri toplamak ve câsûsluk yapmak üzere, Mısr, Irâk, Hicâz ve İstanbula gönderdi. Aynı tarihte ve aynı vazîfe ile nezâret, canlılık ve cesaret dolu dokuz kişiyi daha vazîfelendirdi. Bize lâzım olabilecek para, bilgi ve harîtanın yanında bir de, devlet adamlarının, âlim ve kabîle reîslerinin ismlerini ihtivâ eden birer fihrist verildi. Hiç unutamıyorum! Sekreter ile vedâlaştığımızda, bize demişti ki: (Devletimizin geleceği başarınıza bağlıdır. Onun için, var kuvvetinizle çalışmalısınız).
Ben, İslâmiyetin hilâfet merkezi olan İstanbula doğru, denizden yola çıktım. Asl vazîfemin yanında, bir de ek olarak, orada türkçeyi çok güzel bir şekilde öğrenmem gerekiyordu. Zaten daha önce Londrada epey türkçe ve Kur’an lisanı arabça ve Îrânlıların dili farsça öğrenmiştim. Fakat, bir lisanı öğrenmek başka, o lisanı [dili] ülkenin halkı gibi konuşmak başka şeydi. Zîrâ, birincisi birkaç senede hâsıl olduğu hâlde, ikincisi bunun birkaç katı zaman ister. İnsanların benden şüphe etmemeleri için, türkçeyi bütün incelikleriyle öğrenmem gerekiyordu.
Benden şüphe ederler diye hiç de rahatsız olmuyordum. Zîrâ, müslümanlar, Peygamberleri olan Muhammed aleyhisselâmdan öğrendikleri gibi, müsâmahakâr, açık kalbli ve iyi niyyetlidirler. Onlar bizim gibi, şüphe edici değildirler. Kaldı ki, Türk hükûmeti, o zaman câsûsları yakalıyabilecek teşkîlâta mâlik değildi.
Çok yorucu bir yolculuktan sonra İstanbula vardım. İsmimin Muhammed olduğunu söyledim ve müslümanların mâbeti olan câmiye gitmeye başladım. Müslümanların disiplinli, temiz ve itaatkâr oluşları çok hoşuma gitti. Bir ara kendi kendime: (Bu mâsum insanlarla neden savaşıyoruz? Mesîh efendimiz, bize bunu mu emretti?) dedim. Fakat, ben hemen bu şeytanî[!] düşünceden döndüm ve en güzel bir şekilde, vazîfemi yerine getirmeye karar verdim.
İstanbulda Ahmed efendi isminde yaşlı bir âlim ile tanıştım. Ondaki inceliği, açık kalbliliği, gönül berraklığı ve iyilikseverliği hiçbir din adamımızda görmedim. Bu zat, gece gündüz Muhammed aleyhisselâma benzemeye çalışırdı. Ona göre, Muhammed aleyhisselâm en kâmil, en üstün insandı. Onu her zikrettiğinde, gözleri yaşlanırdı. Çok şanslıydım ki, bir kere bile, kim olduğumu, nereli olduğumu sormadı. Bana (Muhammed efendi) diye hitâb ederdi. Sorduğum suâllere cevap verir, bana şefkat ve merhamet ile muâmele ederdi. Zîrâ, beni Türkiyede çalışmak ve Muhammed aleyhisselâmın halîfesinin gölgesinde yaşamak için İstanbula gelmiş bir misafir olarak bilirdi. Zaten, bu behâne ile İstanbulda kalıyordum.
Bir gün Ahmed efendiye: (Annem ve babam öldü. Kardeşim de yok. Bana miras olarak da hiç birşey kalmamış. Çalışıp kazanmak, Kur’an-ı kerimi ve din bilgilerini öğrenmek, yâni hem dünyamı, hem de âhiretimi kazanmak için, İslâm merkezine geldim) dedim. Bu sözlerime çok sevindi ve (Şu üç sebebden dolayı, sana hurmet göstermek lâzımdır) dedi. Sözlerini aynen yazıyorum:
1- Sen müslümansın. Bütün müslümanlar kardeştirler,
2- Sen misafirsin. Resûlullah buyurdu ki: (Misafire ikrâmda bulununuz!),
3- Sen çalışmak istiyorsun, (Çalışan, Allahın dostudur) diye bir hadis-i şerif vardır.
Bu sözler çok hoşuma gitmişti. Kendi kendime, (Keşke hıristiyanlıkta da, bu gibi parlak hakîkatler olsaydı. Ne yazık ki, hiçbiri yok) dedim. Fakat hayret ettiğim şey, bu kadar yüce bir din iken, şu mağrur ve hayattan bî-haber bazı kimseler elinde, islâmın zayıflamasıydı.
Ahmed efendiye: (Kur’an-ı kerimi öğrenmek istiyorum) dedim. (Baş üstüne, sana öğretirim) dedi. Fâtiha sûresinden öğretmeye başladı. Kur’an-ı kerimi okutmaya başlamadan evvel, abdest alır ve bana da aldırırdı. Kıbleye karşı oturup okuturdu. Okuduklarımızın mânalarını da açıklardı. Bazı kelimeleri okumakta çok güçlük çekerdim. İki sene içinde, Kur’an-ı kerimi baştan sona kadar okudum.
Müslümanların abdest dedikleri şey, bazı uzvları yıkamaktan ibârettir ki: 1) Yüzü yıkamak, 2) Parmaklardan dirseğe kadar sağ kolu yıkamak, 3) Parmaklardan dirseğe kadar sol kolu yıkamak, 4) Başı, kulakların arkasını ve boynu mesh etmek, 5) Her iki ayağı yıkamak.
Ben, misvâk kullanmaktan son derece rahatsız olurdum. (Misvâk), müslümanların abdestten önce ağız ve dişlerini temizledikleri bir ağaç dalıdır. Bu ağacın ağıza ve dişlere zararlı olduğunu sanıyordum. Bâzan ağzımı yaralayıp kanatıyordu. Fakat, yine de kullanmak zorundaydım. Zîrâ, onların yanında misvâk kullanmak Peygamber aleyhisselâmın mühim sünneti idi. Bu ağacın çok faydası olduğunu söylüyorlardı. Hakîkaten daha sonra, dişlerimin kanaması durdu. İngilizlerin çoğunda bulunan, ağzımdaki fena koku hiç kalmadı.
İstanbulda bulunduğum müddetçe, bir câmi hizmetçisinin yanında, biraz para karşılığında yatardım. Hizmetçinin ismi Mervân Efendi idi. Mervân, Muhammed aleyhisselâmın bir sahâbîsinin ismidir. Bu hizmetçi, çok asabî bir adamdı. İsmi ile övünür ve bana, (Bir oğlun olursa ismini Mervân koy. Çünki Mervân, İslâmın büyük mücâhidlerindendir) derdi.
Akşam yemeğimi Mervân Efendi hazırlıyordu. Müslümanların bayramı, Cuma günü işe gitmiyordum. Haftanın kalan günlerinde, Hâlid isminde bir marangozun yanında, haftalık ücret ile çalışıyordum. Sâdece sabahdan öğleye kadar çalıştığım için, işçilerine verdiği ücretin yarısını bana veriyordu. Marangoz, boş zamanlarında Hâlid bin Velîdin fazîletlerinden çok bahs ederdi. Hâlid bin Velîd, Muhammed aleyhisselâmın sahâbîlerinden olup, büyük mücâhiddir. Çeşidli İslâmî fethler yapmıştır. Fakat Ömer bin Hattâbın onu azl etmesi, marangozu üzüyordu. [Hâlid bin Velîdin yerine tâyîn edilen Ubeyde bin Cerrâh da, zaferleri devam ettirince, zaferin Hâlid sebebi ile olmayıp, Allahü teâlânın yardımı ile olduğu anlaşıldı.]
Yanında çalıştığım marangoz Hâlid, ahlâksız ve son derece asabî bir adamdı. Her nedense, bana çok itimat ederdi. Belki de, bu itimadı, sözünden hiç çıkmadığım içindi. Yalnız iken, şeriate önem vermezdi. Ancak, arkadaşlarının yanında, şeriatin emirlerine uyardı. Cuma namazını kılardı, diğerlerini tam bilmiyorum.
Dükkânda kahvaltı ederdim. İşten sonra, öğle namazı için câmiye gider ve ikindi namazına kadar câmide kalırdım. İkindi namazından sonra Ahmed efendinin evine gider ve orada iki saat kalarak, ondan Kur’an-ı kerim, arabî ve türkçe lisan dersleri alırdım. Haftalık kazancımı, beni çok güzel okuttuğu için, her Cuma ona verirdim. Hakîkaten, bana Kur’an-ı kerimi, İslâm dîninin îcâblarını ve arabî ile türkçe lisanlarının inceliklerini gayet güzel bir şekilde öğretiyordu.
Ahmed efendi bekâr olduğumu anlayınca, kızlarından birini bana vermek istedi. Ben ise, onun bu teklîfini red ettim. Fakat, kendisi çok ısrâr ediyor, bana, evlenmenin, Peygamberin sünneti olduğunu, Peygamberin de, (Benim sünnetimden yüz çeviren benden değildir) dediğini söylerdi. Bu olayın, ilişkilerimizin kesilmesine sebep olabileceğini anlayınca, ona yalandan dedim ki: (Bende cinsî âcizlik vardır). Bunu söylemekle, eski dost ve ahbablığın devam etmesini sağladım.
İstanbulda iki senem dolunca, Ahmed efendiye, vatanıma dönmek istediğimi söyledim. (Gitme, niçin gidiyorsun? İstanbulda ne ararsan var. Allahü teâlâ, bu şehre, din ve dünyayı birlikte vermiştir. Annenin ve babanın vefât ettiğini, kardeşlerinin olmadığını söylemiştin. Öyleyse, İstanbula yerleş) dedi. Ahmed efendi bana çok alışmıştı. Onun için, benden ayrılmak istemiyor ve İstanbula yerleşmem husûsunda çok isrâr ediyordu. Fakat, vatanî vazîfem beni, Londraya dönüp, nezârete, hilâfet merkezi ile alâkalı geniş bir rapor sunup, yeni emirler almak için zorluyordu.
İstanbulda bulunduğum müddetçe, her ay Müstemlekeler nezâretine müşâhede ettiğim hâdiselerle alâkalı bir rapor gönderdim. Bir kere raporumda, yanında çalıştığım adam, bana livâta etmek isterse, ne yapayım dedim. Cevapta bana, (Bu iş hedefe ulaşmağı kolaylaştırıyorsa, yapabilirsin) denildi. Bu cevabı okuyunca, çok kızdım. Sanki dünya başıma yıkılmıştı. Evet, bu habîs fiilin İngilterede yaygın olduğunu evvelden biliyordum. Fakat, büyüklerimin emredecekleri hâtırıma gelmezdi. Ne yapayım ki, bardağı son damlasına kadar içmekten başka çârem yoktu. Onun için sustum ve vazîfeme devam ettim.
Ahmed efendi ile vedâlaşırken, gözleri yaşardı ve bana: (Yavrum! Allahü teâlâ yardımcın olsun! Bir daha İstanbula gelir ve öldüğümü görürsen, beni hâtırla. Ruhuma bir (Fâtiha) oku! Resûlullahın yanında, mahşer gününde karşılaşacağız) dedi. Gerçekten, ben de çok mahzûn oldum ve gözyaşı döktüm. Fakat, vazîfem, hislerimden daha üstündü.
İnsâna sadâkat yakışır, görse de ikrâh,
Doğruların yardımcısıdır, hazreti Allah!
3. BÖLÜM
Arkadaşlarım benden evvel Londraya dönmüş ve nezâretten yeni emirler almışlardı. Ben de, döndükten sonra, yeni emirler aldım. Fakat, maalesef ancak altı kişi dönebilmiştik.
Kalan dört kişiden biri, sekreterin anlattığına göre, müslüman olup, Mısrda kalmış. Fakat, sekreter yine de sevinçliydi. Çünki, sır vermemiş diyordu. İkincisi, Rusyaya gidip orada kalmış. Bu, zaten Rus asıllıydı. Sekreter, bunun vatanına gittiği için değil, belki Rusya hesabına Müstemlekeler nezâretinde, câsûsluk yapıyordu, vazîfesi bitince gitti diye, çok üzülüyordu. Üçüncüsü ise, yine sekreterin anlattığına göre, Bağdat civârında imare beldesinde vebâ hastalığından ölmüş. Dördüncüsünü, nezâret, Yemenin San’a şehrine kadar tâkîb etmiş, bir seneye kadar raporları geliyormuş. Fakat, daha sonra raporlar kesilip, nâzırlığın bütün gayretlerine rağmen, bir izine tesâdüf edilememişti. Nâzırlık, bu dört adamın gayb olmasını bir felaket kabûl ediyordu. Zîrâ biz, vazîfeleri büyük, nüfusu az bir milletiz. Binâenaleyh, her insan için ince bir hesap yaparız.
Sekreter, ilk birkaç raporumdan sonra, dördümüzün raporlarının tedkîk edilmesi için, bir toplantı yaptı. Arkadaşlarım, vazîfeleriyle alâkalı raporlarını teslim ettikten sonra, ben de raporumu verdim. Benimkinden bazı kısmlarını not ettiler. Nâzır, sekreter ve toplantıya katılanların bir kısmı, çalışmalarımı takdîr ettiler. Fakat, yine de üçüncü sıradaydım. Birinciliği arkadaşım George Belcoude, ikinciliği ise Henry Franse kazanmıştı.
Türkçe ve Arabî lisanları ile Kur’an-ı kerim ve şeriati çok iyi öğrenmiştim. Fakat, nâzırlığa Osmanlı Devletinin zayıf noktalarını gösterecek bir rapor hazırlamağı başaramamıştım. İki saat süren toplantıdan sonra, sekreter bu başarısızlığımın sebebini sordu. Ben de, (Asl vazîfem lisan ile Kur’an ve şeriati öğrenmekti. Bunun hâricindeki işlere fazla vakit ayıramadım. Fakat, bu sefer sizi memnûn edeceğim) dedim. Sekreter, (Şüphesiz sen muvaffak oluyorsun. Fakat, birinci olmanı isterdim) dedi ve şöyle devam etti:
(Ey Hempher, gelecek seferki vazîfen ikidir:
1- Müslümanların zayıf noktaları ile, onların vücûdlarına girip, mafsallarını ayırmamızı sağlıyacak noktaları tesbît etmektir. Zaten, düşmanı yenmenin yolu da budur.
2- Bu noktaları tesbît edip, dediğimi yaptığın zaman [Yâni müslümanların arasını açıp, onları birbirine düşürebildiğin zaman] en başarılı ajan olacak ve nâzırlık madalyasını kazanmış olacaksın.)
Londrada altı ay kaldım. Amcamın kızı Maria Shvay ile evlendim. O zaman ben 22, o ise 23 yaşındaydı. Maria Shvay orta zekâlı, normal kültürlü, çok güzel bir kızdı. Hayatımın en neşeli, mes’ûd zamanını, o günlerde, onunla geçirdim. Hanımım hâmile idi. Yeni misâfirimizi beklediğimiz bir sırada, Irâka gitmem için emir geldi.
Oğlumun dünyaya gelmesini beklerken, bu emrin gelmesi beni üzdü. Fakat, vatanıma verdiğim önem ve arkadaşlarım arasında birinci olup meşhûr olma hevesim, kocalık ve babalık hislerimin üstündeydi. Bunun için, hiç tereddüd etmeden, emri kabûl ettim. Hanımım, işi çocuğun tevellüdüne te’cîl etmemi çok istiyordu. Fakat, sözlerine önem vermedim. Vedâlaştığımız gün, ikimiz de ağladık. Hanımım, (Benden mektûblarını kesme! Ben de sana, yeni ve altın gibi kıymetli yuvamızla alâkalı mektûblar yazacağım) dedi. Bu sözleri, kalbimde bir fırtına koparmıştı. Az daha seferi ibtâl ediyordum. Fakat, hislerime hâkim olmayı bildim. Onunla vedâlaştım ve son Talimatları almak üzere, nezâret binâsına gittim.
Altı ay sonra, kendimi Irâkın Basra şehrinde buldum. Bu şehir halkının bir kısmı sünnî, bir kısmı da, şî’î idi. Bir aşîretler beldesi olan Basrada, arab, fars ve biraz da hıristiyan vardı. Hayatımda ilk defa, şî’î ve farslarla orada karşılaştım. Sözü açılmışken, biraz da şî’îlik ve sünnîlikten bahs edeyim:
Şî’îler, (Muhammed aleyhisselâmın kızı Fâtımanın zevci ve Muhammed aleyhisselâmın amcasının oğlu, Ali bin Ebî Tâlibe tâbi olduklarını söylerler. Muhammed aleyhisselâm, kendisinden sonra, Aliyi ve onun evladı olan onbir imamı halîfe tâyîn etmişti) derler.
Kanaatime göre, Alînin, Hasen ve Hüseynin hilâfeti husûsunda şî’îler haklıdırlar. Zîrâ, islâm tarihinden anladığım kadarıyla, Ali, halîfe olabilecek mümtaz ve yüksek sıfatlara sahip birisiymiş. Muhammed aleyhisselâmın, Hasen ve Hüseyni de halîfe tâyîn etmesini uzak bulmuyorum. Fakat şüphelendiğim şey, Muhammed aleyhisselâmın, Hüseynin oğlunu ve torunlarından sekizini halîfe tâyîn etmesidir. Çünki, Muhammed aleyhisselâm öldüğünde, Hüseyn henüz çocuktu. Bunun sekiz torununun olacağını nasıl bilmiştir. Şâyed Muhammed aleyhisselâm gerçekten Peygamber ise, Mesîhin gelecekten haber verdiği gibi, Allahü teâlânın bildirmesiyle geleceği bilmesi mümkindir. Fakat, Muhammed aleyhisselâmın Peygamberliği, biz hıristiyanlarca şüphelidir.
Müslümanlar: (Muhammed aleyhisselâmın Peygamberliğinin delîli çoktur. Bunlardan biri Kur’andır) derler. Kur’anı okudum, hakîkaten çok yüce bir kitaptır. Hattâ, Tevrâttan ve İncîlden daha yüksektir. Zîrâ, içinde düsturlar, nizâmlar, ahlâkiyât v.s. vardır.
Muhammed aleyhisselâm gibi, okumamış, yazmamış bir zâtın, böyle yüce bir kitabı nasıl getirdiğine hayret ediyorum. Çok okumuş, seyâhat etmiş bir adamın dahî sahip olamadığı ahlâk, zekâ ve bir şahsiyete nasıl mâlik olabilmişti? Acaba bunlar, Muhammed aleyhisselâmın Peygamberliğinin delîlleri miydi?
Muhammed aleyhisselâmın Peygamberliği husûsunda hakîkate varabilmek için, dâimâ inceleme ve araştırma yapıyordum. Bir kere, merâkımı Londrada papazın birine açtım. Taassub ve inat ile konuştu. İknâ edici bir cevap da vermedi. Türkiyede bir kaç sefer Ahmed efendiye sorduğum hâlde, ondan da, tatmîn edici bir cevap alamamıştım. Şu da bir gerçek ki, câsûs olduğum belli olur veya benden şüphelenirler diye, Ahmed efendiye mes’eleyi açıkça suâl edememiştim.
Ben Muhammed aleyhisselâmı çok takdîr ediyorum. Şüphesiz O, kitaplarda okuduğumuz, Allahın Peygamberlerindendir. Fakat, ben bir hıristiyan olarak, henüz Onun Peygamberliğine îman etmiş değilim. Şüphesiz O, dâhîlerin çok üstündedir.
Sünnîler ise, (Müslümanlar, Peygamberin vefâtından sonra, Ebû Bekr, Ömer, Osman ve Aliyi hilâfete lâyık görmüşlerdir) demektedirler.
Bu nevi’ ihtilâflar, bütün dinlerde bilhâssa hıristiyanlıkta çoktur. Ömer de, Ali de, vefât ettikleri için, bu münâkaşaların devamının faydası yoktur. Bence, müslümanlar, akıllı iseler, çok eski günleri değil de, bugünü düşünürler. [Hilâfet husûsunda konuşmak ve inanmak, şî'îliğin esaslarındandır. Sünnîlere göre, bu husûsta konuşmak lâzım değildir. Genç ingiliz, din bilgileri ile dünya bilgilerini birbirlerine karıştırmaktadır. Müslümanlar, onun dediği gibi, dünya bilgilerinde, dâimâ yeniyi, ileriyi bulmuşlar, fende, teknikte, hesapta, mi'mârîde, tabâbette, akla ve tecribeye uymuşlar, hep ilerlemişlerdir.Hıristiyanlar ise, fende akla uymaya, ilerlemeye günah demişler, din bilgilerini ise, akıllarına göre değiştirmişlerdir. Meşhûr İtalyan heyetşinâs Galîle, dünyanın döndüğünü, müslümanlardan öğrenerek, söylediği için, papazlar, onu aforoz ettikleri gibi, hapse de koydular. Dönmüyor diyerek, tevbe edince, papazların elinden kurtuldu. Müslümanlar, din, îman bilgilerinde, akla değil, yalnız Kur'an-ı kerime ve hadis-i şeriflere uyarlar. Akıl ermiyen bu bilgileri, hıristiyanlar gibi, değiştirmezler.]
Birgün, müstemlekeler nezâretinde sünnî ve şî’î ihtilâfından söz ettim, (Müslümanlar, hayattan bir şey anlasalar, aralarındaki şî’î-sünnî ihtilâfını kaldırır ve birleşirler) dedim. Birisi, hemen sözümü keserek: (Senin vazîfen bu ihtilâfı körüklemektir. Müslümanların nasıl birleşeceğini düşünmek değildir) dedi.
Sekreter, Irâk seferine çıkmadan önce, bana, (Ey Hempher, bil ki, Allah, Hâbil ve Kâbili yarattığından beri, insanlar arasında tabî’î ihtilâflar vardır. Bu anlaşmazlıklar Mesîh dönünceye kadar devam edecektir. Renk, kabîle, arazi, millî ve dînî ihtilâflar böyledir.
Bu sefer vazîfen, bu ihtilâfları iyice tanımak ve nâzırlığa bilgi vermektir. Müslümanların arasındaki ihtilâfı şiddetlendirebilirsen, İngiltereye en büyük hizmeti yapmış olacaksın.
Biz İngilizler, refâh ve saadet içinde yaşamamız için, bütün dünya devletlerinde ve müstemlekelerimizde fitne ve tefrikalar çıkarmak zorundayız. Osmanlı Devletini de ancak böyle fitnelerle yıkabiliriz. Böyle olmazsa, sayıca az bir millet, sayısı çok olan bir millete nasıl hükm edebilir? Bütün gücünle, zayıf noktaları ara bul ve oradan içeriye gir. Bilmiş ol ki, Osmanlı Devleti ve Îrân, zayıf devrelerini yaşıyorlar. Bunun için, senin vazîfen, halkı, idare edenlere karşı ısyâna sevk etmektir! Tarih, “Bütün inkılâbların, halkın ayaklanmasından kaynaklandığını göstermiştir”. Müslümanların ittihâdları, muhabbetleri bozulup, kuvvetleri dağılınca, onları rahatça imhâ ederiz) dedi.
4. BÖLÜM
Basraya varınca, bir câmiye yerleştim. Câminin imamı Şeyh Ömer Tâî ismli, arab asllı ve sünnî bir zâttı. Onunla tanışıp, sohbet etmeye başladım. Fakat, daha konuşmanın başında, benden şüphelenip, beni suâl yağmuruna tuttu. Bu tehlikeli sohbetten kendimi şöyle kurtardım: (Ben Türkiyenin Iğdır beldesindenim, İstanbuldaki Ahmed efendinin talebesiyim. Hâlid isminde bir marangozun yanında çalışıyordum) dedim ve Türkiyede bulunduğum müddetçe, edindiğim mâlûmatlardan anlattım. Birkaç cümle de, Türkçe konuştum. İmâm gözleriyle ordan birisine işaret ederek, benim Türkçeyi doğru konuşup konuşmadığımı sordu. O da, müsbet cevap verdi. İmâmı iknâ ettiğim için çok sevinmiştim. Fakat, hayâl kırıklığına uğradım. Çünki, birkaç gün sonra, anladım ki, imam efendi benden şüpheleniyor ve benim Türk câsûsu olduğumu zannediyordu. Daha sonra, Sultan tarafından tâyîn edilen vâlî ile, aralarında ihtilâf ve adâvet olduğunu öğrendim.
Şeyh Ömer efendinin câmiinden uzaklaşmak zorunda kalınca, orada misafir ve yabancıların kaldığı bir handa, oda kiralayıp, oraya taşındım. Hanın sahibi Mürşid efendi isminde ahmak bir adamdı. Her sabah rahatımı kaçırır, sabah ezanı okunur okunmaz, namaza kaldırmak için gelip, kapımı sert bir şekilde çalardı. Onu dinlemeye mecbûrdum. Binâenaleyh, ben de kalkar ve sabah namazını kılardım. Sonra bana, (Sabah namazını müteâkib, Kur’an-ı kerim okuyacaksın) derdi. Bir defa, (Kur’an-ı kerimi okumak farz değildir. Ne diye bu kadar ısrâr ediyorsun?) dedim. Cevaben, (Bu vaktte uyumak, hana ve hanın sâkinlerine fakirlik ve bedbahtlık getirir) dedi. Onun bu emrini de yerine getirmek mecbûriyetindeydim. Zîrâ, böyle yapmadığım takdîrde, beni hanından kovacağını söylerdi. Onun için, ezandan hemen sonra, sabah ını kılar ve her gün, bir saatten fazla, Kur’an-ı kerim okurdum.
Bir gün, Mürşid efendi bana gelerek, (Sen bu odayı kiraladıktan sonra, başıma dertler geliyor. Ben bunu, senin uğursuzluğuna atf ediyorum. Zîrâ, sen bekârsın. Bekârlık ise, uğursuzluktur. Sen yâ evleneceksin, yâhut hanı terk edeceksin) dedi. Ona, (Evlenebilecek kadar malım yoktur) dedim. Ahmed efendiye söylediğimi ona söyleyemiyordum. Zîrâ Mürşid efendi, doğru söyleyip söylemediğimi öğrenebilmek için, soyup avretimi kontrol edebilecek bir adamdı.
Böyle deyince, Mürşid efendi: (Ey zayıf îmanlı! Sen Allahın: (Eğer yoksul iseler, Allah onları lutfu ile zenginleştirir) [Nûr sûresi, âyet: 32] meâlindeki âyetini okumadın mı?) dedi. Şaşırıp kaldım. Sonunda, (Evet ben evleneceğim. Fakat gerekli olan parayı te’mîn etmeye hazır mısın? Veya masrafsız bir kız bulabilir misin?) dedim.
Mürşid efendi, biraz düşündükten sonra, (Ben anlamam! Receb ayının başına kadar yâ evleneceksin, yâhut handan çıkacaksın) dedi. Receb ayının başına da yirmibeş gün kalmıştı.
Bu münâsebet ile, islâmî ayları zikredeyim; Muharrem, Safer, Rebî’ulevvel, Rebî’ulâhir, Cemâziyülevvel, Cemâziyülâhir, Receb, Şa’bân, Ramazan, Şevvâl, Zilka’de ve Zilhicce. Onların ayları otuz günü geçmediği gibi, yirmidokuz günden de aşağı olamaz. Ve ay hesabına dayanır.
Bir marangozun yanında iş bulup, Mürşid efendinin hanından çıktım. Yemeğim ile yatmam, iş sahibinin üzerinde olmak üzere, çok az bir ücret ile anlaştık. Receb ayı daha gelmeden eşyalarımı marangozun dükkânına taşıdım. Marangoz, Abdürrızâ isminde, Horasanlı bir şî’î olup, merd bir adamdı. Bana oğlu gibi davranıyordu. Onun yanında bulunma fırsatını değerlendirip, fârisî öğrenmeye başladım. Her gün ikindi vakti, Îrânlı şî’îler, onun yanında toplanır, siyâsetten iktisâda kadar, her mevzû’da, konuşurlardı. Hem kendi hükûmetlerine, hem de İstanbuldaki Halîfeye çokça dil uzatırlardı. Yabancı bir adam geldiğinde, hemen sözü değiştirip, şahsî mes’elelerini konuşmaya başlarlardı.
Bana çok itimat ediyorlardı. Sonradan anladım ki, Türkçe bildiğim için, beni Âzerbaycan halkından zannediyorlarmış.
Bizim marangoz dükkânına bir delikanlı arada bir uğrardı. İlm talebesi kıyâfetinde ve arabî, fârisî, türkçe biliyordu. İsmi (Muhammed bin Abdülvehhâb Necdî) idi. Bu delikanlı, son derece yüksekten konuşan ve gayet asabî biriydi. Osmanlı hükûmetini çok şetm ettiği hâlde, Îrân hükûmetinin aleyhine konuşmazdı. Onun dükkân sahibi Abdürrızâ ile dostluğunun sebebi, ikisi de İstanbuldaki Halîfeye muhâlif idiler. Fakat, sünnî olan bu delikanlı, fârisîyi nasıl biliyor ve şî’î olan Abdürrızâ ile nasıl arkadaşlık edebiliyordu? Bu şehirde sünnîler, şî’îler ile görüşür ve kardeş gibi görünürlerdi. Bu şehrin sâkinlerinin çoğu hem arabî, hem de fârisî biliyorlardı. Türkçe bilenler dahî çoktu.
Necdli Muhammed, zâhiren sünnî idi. Sünnîlerin çoğu, şî’îlerin aleyhinde konuşmalarına ve hattâ bir kısmı, şî’îleri tekfîr etmelerine rağmen, o hiç şî’îleri rencîde etmezdi. Necdli Muhammed, sünnîlerin dört mezhebinden birine tâbi olmayı Îcap ettiren, herhangi bir sebep görmüyordu ve (Allahın kitabında, bu mezhepler hakkında hiçbir delîl yoktur) diyordu. Bu husûstaki âyet-i kerimelerden tegâfül ediyor ve hadis-i şeriflere önem vermiyordu.
Dört mezhep mes’elesine gelince: Sünnîler arasından, Peygamberleri olan Muhammed aleyhisselâmın ölümünden bir asır sonra, şu dört âlim zuhûr etti: Ebû Hanîfe, Ahmed bin Hanbel, Mâlik bin Enes, Muhammed bin İdris Eş Şâfi’î. Bazı Halîfeler de, sünnîleri bu dört âlimden birini taklîd etmeye zorladı. Bu dört âlimden başka hiç kimse, Kur’an-ı kerimde ve sünnette ictihâd edemez, yâni ahkâm çıkaramaz dediler. Bu hareket, müslümanların ilim ve anlayış kapılarının kapanmasına sebep olmuştur. İslâmın duraklamasına, bu ictihâd yasağı sebep gösteriliyor.
Şî’îler, mezheplerini yaymak için, bu yanlış sözlerden istifâde etmişlerdir. Şî’îler, Sünnîlerin onda biri kadar yok idi. Şimdi çoğalmış ve sünnîler kadar olmuşlardır. Bunun böyle olması tabî’îdir. Zîrâ ictihâd bir silâha benzer, İslâm fıkhını, yâni ahkâm bilgilerini geliştirir, Kur’an-ı kerim ve sünnet anlayışını yeniler. İctihâd yasağı da, çürümüş silâh gibidir. Ahkâmı belirli bir çerçevede bırakır. Bu ise, anlayış kapısını kapayıp, zamanın ihtiyaçlarına kulak tıkamaktır. Senin silâhın çürük, düşmanınki mükemmel ise, er geç bir gün, o düşmana mağlup olmaya mahkûmsun. Zannediyorum ki, yakın bir gelecekte, ehl-i sünnetin akıllıları ictihâd kapısını açacaklardır. Bu işi yapmadıkları takdîrde, birkaç asır sonra, onlar azınlık, şî’îler ise ekseriyyet olacaklardır. [Nasslarda, yâni âyet-i kerimelerde ve hadis-i şeriflerde açık bildirilmemiş, kapalı bildirilmiş olan ahkâmı anlıyabilen derin âlimlere (Müctehid) denir. Müctehid olabilmek için lâzım olan şartlar (Saadet-i ebediyye) ve (Faydalı bilgiler) kitaplarımızda uzun yazılıdır. Hicretten dörtyüz sene sonra, bu şartlara mâlik olan âlim yetişmedi. İslâm düşmanları, zındıklar, (ictihâd yapıyoruz) diyerek, islâmiyeti içerden yıkmaya kalkıştılar. Hâlbuki, müctehidler, kıyâmete kadar zuhûr edecek, her dürlü hâdisenin ahkâmını nasslardan çıkarmış, hepsi Ehl-i sünnet kitaplarına yazılmıştır.]
[Ehl-i sünnetin dört mezhebinin îmanları, îtikatları, inandıkları şeyler, birbirlerinin aynıdır. Aralarında hiç fark yoktur. Ayrılıkları yalnız ibâdetlerdedir. Bu da, müslümanlara bir kolaylıktır. Şî'îler ise, îmanda oniki fırkaya ayrılmışlar, çürük silâh olmuşlardır. Bunlar, (Milel ve Nihal) kitabında uzun yazılıdır.]
Kendini beğenmiş Necdli genç Muhammed, Kur’anı ve sünneti anlama husûsunda, nefsine uyardı. Sâdece kendi zamanındaki âlimlerin ve dört mezhep imamının görüşlerini değil, Ebû Bekr, Ömer gibi sahâbe büyüklerinin de görüşlerini hiçe sayardı. Kur’anın bir âyetini onlara muhâlif zannettiği zaman: Peygamber: (Ben size Kur’anı ve sünneti bıraktım) demiştir. (Ben size Kur’anı, sünneti ve sahâbe ve mezhep âlimlerini bıraktım) dememiştir. [Necdli Muhammed, bu sözü ile, Eshâb-ı kirâma tâbi olmayı emreden, hadis-i şerifleri inkâr etmektedir.] Binâenaleyh, herkese farz olan, mezhep görüşlerine, sahâbe ve âlimlerin söylediklerine ne kadar muhâlif de olsa, Kur’ana ve sünnete tâbi olmaktır, [Şimdi, bütün islâm memleketlerinde, câhil ve hâin kimseler, din adamı şekline girerek, Ehl-i sünnet âlimlerine saldırıyorlar. Sü'ûdî Arabistândan aldıkları bol para karşılığında, vehhâbîliği medh ediyorlar. Hepsi, her yerde, Necdli Muhammedin yukarıdaki sözünü silâh olarak kullanıyorlar. Hâlbuki, Eshâb-ı kirâmın ve Ehl-i sünnet âlimlerinin, dört imamın hiçbir sözü Kur'an-ı kerime ve hadis-i şeriflere muhâlif değildir. Bunlara hiçbir ilâve yapmamışlar, bunları açıklamışlardır. Vehhâbîler, ingilizler gibi, yalanlarla, müslümanları aldatıyorlar.] derdi.
Abdürrızânın evindeki yemek sohbetinde, Necdli Muhammed ile, yine orada misafir olan Kumlu Şeyh Cevâd isminde, bir şî’î âlim arasında şöyle bir münâkaşa geçti:
Şeyh Cevâd- Alînin müctehid olduğunu kabûl ettiğin hâlde, niye şî’îler gibi ona tâbi olmuyorsun?
Necdli Muhammed- Zîrâ Ali de, Ömer ve başka sahâbîler gibidir. Sözü huccet olamaz, ancak Kur’an ve sünnet huccet olur. [Hâlbuki, Eshâb-ı kirâmın hepsinin sözleri huccettir. Peygamberimiz, onlardan herhangi birine tâbi olmamızı emretti.] [Muhammed aleyhisselâmın o güzel, mübârek yüzünü gören müslümana (Sahâbî) denir. Birkaçına (Sahâbe) veya (Eshâb) denir.]
Şeyh Cevâd- Peygamberimiz, (Ben ilmin şehri, Ali de kapısıdır) dediğine göre, Ali ile diğer sahâbîlerin arasında bir fark olması lâzım gelmez mi?
Necdli Muhammed- Alînin sözü huccet olsaydı, Peygamber, (Ben size Kur’an, sünnet ve Aliyi bıraktım) demez miydi?
Şeyh Cevâd- Evet öyle demiş sayılır. Zîrâ, bir hadis-i şerifte, (Allahın kitabını ve Ehl-i beyti bırakıyorum) demiştir. Ali ise, Ehl-i beytin en büyüğüdür.
Necdli Muhammed, Peygamberin böyle söylediğini inkâr etti.
Şeyh Cevâd da, Necdli Muhammedi, iknâ’ edici delîllerle susturdu.
Fakat Necdli Muhammed, itiraz ederek: (Siz Peygamberin, (Ben size Allahın kitabını ve ehl-i beytimi bırakıyorum) dediğini iddiâ ediyorsunuz. Peki, Resûlullahın sünneti nerde kaldı?) dedi.
Şeyh Cevâd- Resûlullahın sünneti, Kur’anın îzâhıdır. Resûlullah, (Allahın kitabını ve ehl-i beytimi bırakıyorum) demiştir. Allahın kitabından, onun îzâhı olan sünneti de kastedilmiştir.
Necdli Muhammed- Ehl-i beytin sözleri Kur’anın îzâhı olduğuna göre, hadislerle îzâha ne lüzûm olabilir?
Şeyh Cevâd- Hz. Peygamber vefât ettiği zaman, Onun ümmeti, zamanının ihtiyaçlarına cevap verecek bir Kur’an tefsîrine, ihtiyaç duydular. İşte bundan dolayıdır ki, Hz. Peygamber ümmetine, asl olan Kur’ana ve yeni zamanın ihtiyaçlarına cevap verecek, Kur’anı tefsîr eden Ehl-i beytine tâbi olmayı emretmiştir.
Bu münâkaşa çok hoşuma gitti. Necdli Muhammed, yaşlı Şeyh Cevâd karşısında, avcının elindeki serçe gibi, hareket edemez oldu.
Aradığımı Necdli Muhammedde bulmuştum. Zîrâ, onun muâsırı âlimlere saygısızlığı, dört Halîfeye dahî önem vermeyişi, Kur’anı ve sünneti anlama husûsunda müstakil bir görüşe sahip oluşu, onu avlayıp elde etmek için, en zayıf noktalarındandı. Bu mağrur genç nerede, o Türkiyede yanında okuduğum Ahmed efendi nerede! O âlim, selefleri gibi, dağa benziyordu. Hiç bir güç, onu yerinden oynatamazdı. Ebû Hanîfenin ismini zikretmek istediği zaman, kalkar abdest alırdı. (Buhârî) nâmındaki hadis kitabını eline almak istediği zaman, yine abdest alırdı. Sünnîler, bu kitaba son derece itimat ederler.
Necdli Muhammed ise, Ebû Hanîfeyi çok hafîfe alırdı ve (Ben Ebû Hanîfeden daha iyi biliyorum) derdi. [Şimdi bazı câhil mezhepsizler de, böyle söylemektedirler.] Ayrıca (Buhârî) kitabının yarısının bâtıl olduğunu iddiâ ederdi. [Bu hâli, hadis ilminden hiç haberi olmadığını göstermektedir.]
[Hempherin itiraflarını türkçeye terceme ederken, aşağıdaki hâdiseyi hâtırladık: Bir lisede muallim idim. Derste, bir talebem, (Hocam, harbde ölen müslüman şehit olur mu?) dedi. (Evet olur) dedim. (Peygamber bunu haber verdi mi?) dedi. (Evet) dedim. (Denizde boğulursa da, şehit olur mu?) dedi. (Evet olur. Hem de sevabı daha çok olur) dedim. (Tayyâreden düşerse de, şehit olur mu?) dedi. (Evet olur) dedim. (Peygamberimiz bunları da haber verdi mi?) dedi. (Evet, haber verdi) dedim. Bir kahraman edâsı ile ve gülerek, (Hocam! O zaman tayyâre var mı idi?) dedi. (Yavrum! Peygamberimizin 99 ismi var. Her bir ismi, bir güzel sıfatını bildirmektedir. Bir ismi, (Câmi'ul-kelim)dir. Çok şeyleri, bir kelime ile bildirirdi. İşte Peygamberimiz, (Yüksekten düşen şehit olur) buyurdu) dedim. Bu cevabımı çocuk hayret ve şükrân ile karşıladı. Bunun gibi, Kur'an-ı kerimde ve hadis-i şeriflerde, çok kelimeler ve hükmler, yâni emirler ve yasaklar vardır ki, herbiri, muhtelif mânaları bildirmektedir. Bu mânaları bulmaya ve aralarından lâzım olanı seçmeye (İctihâd) etmek denir. İctihâd yapabilmek için, derin âlim olmak lâzımdır. Bunun için, Sünnîler, câhillerin ictihâd yapmalarını yasak etmiştir. Bu, ictihâdı yasak etmek değildir. Hicretten dört asır sonra, mutlak müctehid [derin âlim] hiç yetişmediği için, ictihâd yapılmamış, ictihâd kapısı kendiliğinden kapanmıştır. Kıyâmete yakın, Îsâ aleyhisselâm gökten inecek ve Mehdî çıkacak, ictihâd yapacaklardır.
Peygamberimiz , (Benden sonra, müslümanlar yetmişüç fırkaya ayrılacak. Yalnız birisi Cennete gidecektir) buyurdu. (O bir fırka kimlerdir) denildikte, (Bana ve Eshâbıma tâbi olanlardır) buyurdu. Bir hadis-i şerifte de, (Eshâbım gökteki yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız, hidâyete erersiniz!) yâni doğru yola, Cennete götüren yola kavuşursunuz buyurdu. Abdüllah bin Sebe’ isminde Yemenli bir yahudi, islâmiyeti içerden yıkmak için, müslümanlar arasına Eshâb düşmanlığı soktu. Bu yahudiye aldanarak, Eshâb-ı kirâma düşman olan câhillere (Şî’î) denildi. Hadis-i şeriflere uyarak, Eshâb-ı kirâmı sevenlere ve onlara tâbi olanlara da (Sünnî) denildi.]
Ben, Necdli Muhammed bin Abdülvehhâb ile çok yakın bir arkadaşlık kurdum. Dâimâ onu övüyordum. Bir gün ona: (Sen Ömer ve Aliden daha büyüksün. Peygamber şimdi hayatta olsaydı, onları değil seni kendine halîfe tâyîn ederdi. Ben, İslâmın senin elin üzerinde yenilenmesini ve yükselmesini umuyorum. İslâmı cihâna yayacak yegâne [biricik] âlim sensin) dedim.
Abdülvehhâb oğlu Muhammed ile Kur’anı, sahâbenin, mezhep imamlarının ve müfessirlerin tefsîrlerine muhâlif bir şekilde, tamamen kendi fikirlerimize göre tefsîr etmeyi kararlaştırdık. Kur’anı okuyor ve bazı âyetler üzerinde konuşuyorduk. Bundan maksadım, Muhammedi tuzağa düşürmek idi. Zaten o da, kendini inkılâbcı olarak göstermek ve daha fazla itimadımı kazanmak için, görüş ve fikirlerimi memnûniyyet ile karşılardı.
Bir kere, (Cihâd farz değildir) dedim.
Allah, (Kâfirler ile harb edin) [Tevbe sûresi, âyet: 73] buyurduğu hâlde, nasıl farz olmasın? dedi.
- Ben, öyleyse Allah (Kâfirler ile ve münâfıklar ile cihâd et) [Tevbe sûresi, âyet: 73] buyurduğu hâlde, niye Peygamber münâfıklarla cihâd etmedi, dedim. [Hâlbuki, kâfirlerle yirmiyedi kere cihâd yaptığı (Mevâhibü ledünniyye)de yazılıdır. Kılınçları İstanbulda, müzede teşhîr edilmektedir. Münâfıklar müslüman görünürlerdi. Gündüzleri Mescid-i nebevîde Resûlullah ile namaz kılarlardı. Resûlullah onları bilirdi. Fakat hiç birine, sen münâfıksın demedi. Harb edip, onları öldürseydi, (Muhammed aleyhisselâm kendine îman edenleri öldürdü) denilirdi. Bunun için münâfıklarla (söz) ile cihâd yaptı. Çünki, farz olan cihâd, beden ile, mal ile ve söz ile yapılır. Yukarıdaki âyet-i kerime, kâfirlerle ve münâfıklarla cihâd yapılmasını emrediyor. Bu cihâdın, nasıl yapılacağı açıklanmıyor. Peygamberimiz , kâfirlerle cihâdı, harb ederek, münâfıklarla cihâdı, vaaz ve nasihat ederek yaptı.]
- O, (Peygamber dili ile onlarla cihâd etmiştir) dedi.
- Ben, (Farz olan cihâd, dil ile olanı mıdır?) dedim.
- O, (Resûlullah, kâfirlerle muhârebe etmiştir) dedi.
- Ben, (Peygamber, kâfirlerle, kendini müdâfe’a için cihâd etti. Zîrâ kâfirler Onu öldürmek istiyorlardı) dedim.
Evet mânasında, başını salladı.
- Bir kere, ona (müt’a) nikâhı câizdir dedim.
- O, (câiz değildir) dedi.
- Ben, (Allah, (Onlardan faydalandığınıza mukâbil, kararlaştırılmış olan mehrlerini verin), [Nisâ sûresi, âyet: 24] buyuruyor) dedim. [Müt'a nikâhı, şimdiki metres hayatına benzemektedir. Şî'îler, buna câiz diyor.]
- O, (Ömer, Peygamber zamanında mevcut olan iki müt’ayı yasak etti ve onu yapanı cezâlandıracağını bildirdi) dedi.
- Ben, (Sen hem, Ömerden daha iyi biliyorum diyor, hem de ona tâbi oluyorsun. Kaldı ki Ömer, Peygamber helâl ediyordu, ben yasaklıyorum demiştir). [Ömer böyle söylemedi. İngiliz câsûsu, bütün hıristiyanlar gibi, Hz. Ömere düşman olduğundan, bu sözü ile de saldırmıştır. (Hucec-i kat'ıyye)de diyor ki, (Ömer, Müt'a nikâhını Resûlullahın yasak ettiğini, Onun yasakladığı şeyi yaptırmıyacağını söyledi. Eshâb-ı kirâmın hepsi, halîfenin bu sözünü destekledi. Aralarında Hz. Ali de vardı).] Sen niye Kur’an ile Peygamberin sözünü bırakıp, Ömerin sözünü tutuyorsun) dedim.
O cevap vermedi. Anladım ki, iknâ oldu.
O an, Necdli Muhammedin canının kadın istediğini biliyordum, kendisi bekâr idi. Ona, (Gel Müt’a nikâhı ile birer kadın alalım. Onlarla eğleniriz) dedim. Başını sallayarak kabûl etti. Bu fırsatı büyük bir ganîmet bildim ve ona eğlencelik bir kadın bulmaya söz verdim. Benim gayem, onun insanlardan olan korkusunu kırmaktı. Fakat o, bu işin aramızda sır olarak kalmasını ve ismini dahî kadına söylemememi şart koştu. Alelacele, orada müslüman gençleri ifsâd etmek için, Müstemlekeler nâzırlığı tarafından gönderilen, hırıstiyan kadınların yanına gittim. Onlardan birine mes’eleyi anlattım. Kabûl edince, ona Safiyye ismini verdim. Necdli Muhammedi onun evine götürdüm. Evde sâdece Safiyye vardı. Necdli Muhammed için bir haftalık nikâh aktini yaptık. O da kadına (Mehr) olarak biraz altın verdi. Ben dışardan, Safiyye içerden, Necdli Muhammedi aldatmaya başladık.
Safiyye, Necdli Muhammedi iyice eline aldı. Zaten, o da, ictihâd ve fikir hürriyyeti behânesi ile, Şeriatın emirlerine karşı gelmenin nefsânî tadını duymuştu.
Müt’a nikâhının üçüncü gününde, içkinin haram olmadığına dâir uzun uzadıya onunla münâkaşa ettim. O ne kadar haram olduğuna dâir âyet ve hadis getirdiyse, hepsini ibtâl ettim ve en son, Yezîd, Emevî ve Abbâsî halîfelerinin içki içtiği bir gerçektir. Hepsi dalâlette de, sen mi doğru yoldasın? Şüphesiz onlar, senden daha iyi Kur’anı ve sünneti bilirlerdi. Kur’an ve sünnetten, içkinin haram değil de mekruh olduğunu anlamışlardır. Yahudi ve hıristiyanların kitaplarında da, içkinin mubâh olduğu yazılıdır. Bütün dinler Allahın emirleridir. Hattâ rivayete göre, Ömer, (Siz hepiniz vazgeçtiniz değil mi?) [Mâide sûresi, âyet: 91] âyeti nâzil oluncaya kadar, içki içmiştir. Şâyed haram olsaydı, Peygamber onu cezâlandırırdı. Peygamber onu cezâlandırmadığına göre, içki helâldır) dedim. [Hâlbuki Ömer, haram edilmeden evvel içerdi. Haram edilince, aslâ içmedi. Emevî ve Abbâsî halîfelerinden bazılarının alkollü içki içmesi, alkollü içkinin mekruh olduğunu göstermez. Kendilerinin fâsık olduklarını, haram işlediklerini gösterir. Çünki, câsûsun söylediği âyet-i kerime ve diğer âyet-i kerimeler ve hadis-i şerifler, alkollü içkinin haram olduğunu bildirmektedir. (Riyâdun-nâsıhîn)de diyor ki, (Başlangıcda şarap içmek câiz idi. Hz. Ömer, Sa'd ibni Vakkas, sahâbînin bir kısmı içerlerdi. Sonra, Bekara sûresinin 219. âyeti inerek, günahının çok olduğu bildirildi. Daha sonra, Nisâ sûresinin 42. âyeti gelerek, (Serhoş iken namaza yaklaşmayınız!) buyuruldu. Nihâyet, Mâide sûresinin 93. âyeti gelerek, şarap haram oldu. Hadis-i şerifte, (Çoğu serhoş edenin, azı da haramdır) ve (Şarap günahların en büyüğüdür) ve (Şarap içen ile arkadaşlık etmeyiniz! Cenâzesine gitmeyiniz! Ondan kız alıp vermeyiniz!) ve (Şarap içmek, puta tapmak gibidir) ve (Şarap içene, satana, yapana, verene, Allahü teâlâ lânet etsin) buyuruldu.)]
Necdli Muhammed: (Bazı rivayetlere göre, Ömer içkiyi su ile karıştırarak içiyormuş ve serhoş etmez ise, haram değildir, diyormuş. Ömerin görüşü doğrudur, çünki, Kur’anda deniliyor ki, (Şeytan, içki ve kumar ile aranıza adâvet ve buğz sokmak ve Allahın zikrinden ve namazdan alıkoymak ister. Artık bunlardan vazgeçersiniz değil mi?). [Mâide sûresi, âyet: 91] İçki sarhoş etmediği zaman, âyette bildirilen günahlara sebebiyyet vermez. Binâenaleyh, içki sarhoş etmediği zaman, haram değildir) dedi. [Hâlbuki Peygamberimiz, (Çok içince serhoş edenin, serhoş etmeyen az miktârını içmek de, haramdır) buyurdu.]
Aramızda geçen bu içki ile alâkalı münâkaşayı Safiyyeye bildirdim ve ona çok kuvvetli bir içki içirmesini tenbîh ettim. Sonra, dedi ki: (Senin dediğini yaptım, içkiyi içirdim, oynadı ve o gece bir kaç sefer benimle berâber oldu.) İşte böylece, Safiyye ile birlikte, Necdli Muhammedi iyice ele geçirdik. Müstemlekeler nâzırı ile vedâlaştığım zaman bana: (Biz İspanyayı kâfirlerden [Müslümanları kastediyor] içki ve zinâ ile aldık. Yine bu iki büyük kuvvet ile, diğer bütün topraklarımızı da geri alalım), demişti. Bu sözünde ne kadar haklı olduğunu şimdi anlıyorum.
Bir gün Necdli Muhammede oruç mes’elesini açtım: (Kur’anda, (Oruç tutmanız, sizin için daha hayrlıdır) [Bekara sûresi, âyet: 184] deniliyor. Farz olduğu söylenmiyor. Öyleyse, oruç islâm dîninde sünnettir, farz değildir) dedim. Bu teklifime itiraz edip, (Beni dînimden mi çıkarmak istiyorsun?) dedi. Ben de, ona: (Din, kalbin temizliği, ruhun selâmeti ve başkasının hakkına tecâvüz etmemektir. Peygamber, (Din sevgidir) dememiş mi? Allah da, Kur’an-ı kerimde, (Sana yakîn hâsıl oluncaya kadar Rabbine ibâdet et!), [Hicr sûresi, âyet: 99] buyurmamış mı? [Bütün islâm kitapları diyor ki, burada (Yakîn) ölüm demektir. Bu âyet-i kerime, (Ölünciye kadar ibâdet et!) demektir.] Öyle ise, insana, Allah ile kıyâmet günü hakkında yakîn hâsıl olup, kalbi iyi, ameli de temiz olduğu zaman, insanların en fazîletlisi olur) dedim. Bu sözlerime mukâbil, (Hayır, doğru değildir) mânasında, başını salladı.
Bir kere ona dedim ki: (Namaz farz değildir). (Nasıl farz değildir?) dedi. Cevaben, (Allah Kur’anda, (Beni anmak için namaz kıl), [Tâhâ sûresi, âyet: 14] buyuruyor. Öyle ise, namazdan maksad, Allahı anmaktır. Binâenaleyh namaz kılmak yerine, Allahı anabilirsin) dedim.
O da, (Evet bazı kimseler, namaz vakitlerinde namaz yerine Allahı zikrediyorlarmış) [Peygamberimiz (Namaz dînin direğidir.Namaz kılan dînîni yapmış olur. Kılmıyan, dînini yıkmış olur) ve (namazı, benim kıldığım gibi kılınız!) buyurdu. Namazı bu şekilde kılmamak büyük günahtır. Kalbin temiz olmasına alâmet, namazı doğru kılmaktır.] dedi. Ben de, onun bu sözüne çok sevinmiştim. Bu fikri ileri götürmeye çok çalıştım ve onun kalbini ele geçirdim. Sonra baktım ki, namaza önem vermiyor. Bâzan kılıp, bâzan kılmıyor. Bilhâssa sabah namazlarını çok kaçırıyordu. Zîrâ, gece ortasına kadar onunla konuşarak, uyumasına mani oluyordum. Sabahları da, hâlsiz olduğu için, namaza kalkamıyordu.
Necdli Muhammedin omuzundan îman libâsını yavaş yavaş indirmeye başladım. Bir gün, Peygamber hakkında da onunla münâkaşa etmek istedim. (Bundan sonra, bu mevzû’larda, benimle konuşursan, aramız açılır ve seninle alâkamı keserim) dedi. Bunun üzerine, bütün muvaffakıyyetimin bir anda zâil olacağı korkusundan, Peygamber hakkında konuşmaktan vazgeçtim.
Sünnîlik ve şî’îliğin hâricinde, kendisine bir yol tutmasını telkîn ettim. O da, bu fikrime önem veriyordu. Zîrâ mağrur birisiydi. Onun yularını Safiyye sâyesinde, ele geçirdim.
Bir kere de, (Peygamber eshâbını birbirine kardeş yapmış, doğru mu?) dedim. (Evet), dedi. Bunun üzerine, (İslâmın ahkâmı geçici mi, devamlı mı?) dedim. (Devamlıdır. Zîrâ Peygamber Muhammedin helâlı kıyâmet gününe kadar helâl, haramı da kıyâmet gününe kadar haramdır) dedi. Ben de (Öyleyse gel seninle kardeş olalım) dedim ve onunla kardeş olduk.
O günden sonra, ondan hiç ayrılmadım. Sefere çıktığında dahî berâberdik. Kendisine çok önem verirdim. Zîrâ, gençliğimin en kıymetli günlerini vererek ektiğim ağaç, meyvesini vermeye başlamıştı.
Londraya, Müstemlekeler nâzırlığına her ay bir rapor gönderirdim. Gelen cevaplar çok cesaret verici ve teşvîk edici idi. Necdli Muhammed, kendisine çizdiğim yolda yürüyordu.
Benim vazîfem ona, istiklâl, hürriyyet ve şüpheciliği aşılamaktı. İstikbâlinin çok parlak olacağını söyler ve onu çok överdim.
Bir gün, şöyle bir rü’yâ uydurdum: (Dün gece Peygamberimizi rü’yâda gördüm. Hocalardan duyduğum sıfatlarını da söyledim. Bir kürsîde oturuyordu. Etrâfında, hiç tanımadığım âlimler vardı. Siz girdiniz. Yüzünüz nûr gibi parlıyordu. Peygamberin yanına vardığınızda, Peygamber yerinden kalktı ve her iki gözünüzün arasını öptü. Ve sen benim adaşım, ilmimin vârisisin, din ve dünya işlerinde, benim vekîlimsin dedi. Sen dedin ki, Yâ Resûlallah! Ben ilmimi insanlara açıklamaktan korkuyorum? Peygamber cevaben, sen en büyüksen, hiç korkma dedi.)
Muhammed bin Abdülvehhâb, rü’yâyı duyduktan sonra, sevincinden uçuyordu. Bir kaç defa doğru söyleyip söylemediğimi sordu. Ben de, her seferinde, yemin ederek, doğrudur dedim. O da, doğru söylediğime emîn oldu. Zannediyorum ki, o günden sonra, aşıladıklarımı açıklamaya, yeni bir mezhep kurmaya karar verdi. [İstanbul (Dâr-ül-fünûn)unda (Akâid-i islâmiyye) müderrisi iken, 1354 [m. 1936] senesinde vefât eden Bağdâdlı Cemil Sıdkı Zehâvî efendinin (El-fecr-üs-sâdık) kitabı 1323 [m. 1905]de Mısrda basılmış, İstanbulda Hakîkat Kitabevi tarafından ofset ile tekrar basılmıştır. Bu kitapta diyor ki, (Vehhâbî fırkasının bozuk fikirlerini, Muhammed bin Abdülvehhâb, 1143 [m. 1730] senesinde Necdde izhâr eyledi. Kendisi 1111 [m. 1699] de tevellüd, 1207 [m. 1792] de vefât etti. Der’iyye emîri Muhammed bin Sü’ûd tarafından, çok müslüman kanı dökülerek, yayıldı. Vehhâbîler, kendilerinden olmıyan müslümanlara müşrik dediler. Hepsinin tekrar hac yapmaları lâzımdır, altıyüz seneden beri, bütün dedeleri gibi, bunlar da kâfirdir, dediler. Vehhâbî dînini kabûl etmiyenleri öldürdüler. Mallarını ganîmet olarak yağma ettiler. Muhammed aleyhisselâma çirkin şeyler söylediler. Fıkh, tefsîr ve hadis kitaplarını yaktılar. Kur’an-ı kerimi, kendi düşüncelerine göre yanlış tefsîr ettiler. Müslümanları aldatmak için, Hanbelî mezhebinde olduklarını söylediler. Hâlbuki, Hanbelî âlimlerinden çoğu da, bunları red eden, bozuk olduklarını bildiren kitaplar yazdılar. Haramlara helâl dedikleri ve Peygamberleri, Evliyâyı tenkîs ettikleri için kâfir olmaktadırlar. Vehhâbî dîninin esası ondur: 1- Allah maddî bir varlıktır. Eli, yüzü ve ciheti vardır, diyorlar. [Bu akîdeleri, hıristiyanların (Baba, oğul, put) inanışlarına benzemektedir.] 2- Kur’an-ı kerime, kendi anladıkları gibi mâna vermektedirler. 3- Eshâb-ı kirâmın bildirdiği şeyleri inkâr etmektedirler. 4- Âlimlerin bildirdiklerini inkâr etmektedirler. 5- Dört mezhepten birini taklîd eden kâfir olur, diyorlar. 6- Vehhâbî olmıyanlar kâfirdir, diyorlar 7-Peygamberi, Evliyâyı vesîle yaparak duâ eden, kâfir olur, diyorlar. 8- Peygamberin ve Evliyânın mezarlarını ziyâret etmek haramdır diyorlar. 9- Allahdan başkası ile yemin eden müşrik olur, diyorlar. 10- Allahdan başkası için nezr yapan ve Evliyânın kabirleri yanında hayvan kesen müşrik olur diyorlar. Bu kitabımda, bu on akîdenin bozuk oldukları, vesikalarla isbât edilecektir.) Dikkat edilirse, Vehhâbî dîninin bu on esası, Hempherin, Necdli Muhammede telkîn ettiği din bilgileridir.
İngilizler, hıristiyanlık propagandası yapmak için, Hempherin itiraflarını neşretmişler. Müslüman yavrularını aldatmak için, islâm bilgilerini yalan ve yanlış yazmışlardır. Bu yalan ve iftirâları tashîh ederek, gençlerimizi bu İngiliz hîlesinden, tuzağından kurtarmak maksadı ile, bu kitabı biz de neşrediyoruz.]
5. BÖLÜM
Necdli Muhammed ile çok samîmî olduğumuz bu günlerde, şî’îlerin en çok sevdiği, aynı zamanda onların ilim ve ruhaniyet merkezi (Kerbelâ) ve (Necef) şehirlerine gitmek için Londradan emir geldi. Necdli Muhammed ile görüşmemize son vermeye, Basradan ayrılmaya mecbûr oldum. Fakat, bu câhil ve ahlâkı bozulan adamın, ileride yeni bir fırka kuracağına ve islâmiyetin içerden yıkılmasına sebep olacağına ve bu fırkanın bozuk inanclarını hazırlamış olduğuma sevinerek, Basradan ayrıldım.
Sünnîlerin dördüncü, şî’îlerin ise, birinci halîfesi olan Ali Necefte defnedilmiştir. Necefe bir fersah, yâni yürüyerek bir saat uzaklıktaki (Kûfe) şehri, Alînin hilâfet merkezi idi. Ali öldürülünce, oğulları Hasen ve Hüseyn, onu Kûfenin hâricinde ve şu anda Necef denilen yerde defnettiler. Sonra, Necef inkişâf etmeye, Kûfe ise yıkılmaya başladı. Şî’î din adamları Necefte toplandı. Evler, çarşılar, medreseler yapıldı.
İstanbuldaki Halîfe, bunlara ihsânda bulunuyordu. Çünki:
1- Îrândaki şî’î hükûmet, Necefteki şî’îleri destekliyordu. Halîfe, onların işlerine karışsaydı, her iki hükûmet arasındaki münâsebetler gerginleşir, hattâ harb dahî vâkı’ olabilirdi.
2- Necef havâlîsinde şî’îleri destekleyen bir çok silâhlı aşîret vardı. Silâhları ve teşkilâtları pek önemli olmamakla berâber, halîfe, o aşîretlerle harbe girebilirdi.
3- Necefteki şî’îler, Hindistân, Afrika ve bütün dünyadaki şî’îlerin merci’leri idi. Halîfe, bunlara dokunduğu zaman, bütün şî’îler galeyâna gelirdi.
Peygamberin torunu, yâni kızı Fâtımanın oğlu Hüseyn bin Ali, Kerbelâda şehit edilmiştir. Irâk ehli, Hüseyni Medîneden kendilerine halîfe seçmek için çağırdılar. O ve âilesi Kerbelâ toprağına vardıklarında Irâk ehli caydılar. Şâmda oturan Emevî halîfesi Yezîd bin Muaviyenin emri ile, onu yakalamaya çıktılar. Hüseyn, âilesi ile birlikte, Irâk ordusuna karşı ölünceye kadar, kahramanca muhârebe etti. Irâk ordusu gâlib geldi. O günden sonra, şî’îler Kerbelâyı ruhanî bir merkez olarak kabûl ettiler ve her yerden gelip, orada toplanırlar ki, bizim hıristiyanlık dîninde onun bir benzeri yoktur.
Kerbelâ, şî’îlerin bir şehri olup içinde şî’a medreseleri vardır. O ve Necef, birbirini desteklerler. Bu iki şehre gitmek emrini alınca, Basradan Bağdâda, oradan da, Fırat nehrinin kenârında bulunan “Hulle” şehrine gittim.
Dicle ve Fırat Türkiyeden gelip, Irâkı yararak Basra körfezine dökülürler. Irâkın zirâat ve refâhı, bu iki nehre borçludur.
Ben Londraya döndükten sonra, Müstemlekeler nâzırlığına gerektiği zaman, Irâka teklîflerimizi kabûl ettirmek için, bu iki nehrin yataklarını değiştirecek bir plân yapmasını teklîf ettim. Zîrâ, su Irâktan kesilince, bizim isteklerimizi kabûl etmeye mecbûr olur.
Hulleden Necefe, Âzerbaycanlı bir tüccâr kıyâfetinde gittim. Şî’î din adamlarıyla arkadaşlık ve samîmiyyet kurdum ve onları aldatmaya başladım. Onların ders halkalarına katıldım. Sünnîlerin çalıştıkları gibi, fen bilgilerine çalışmadıkları ve onlardaki güzel ahlâka mâlik olmadıklarını gördüm. Meselâ:
1- Osmanlı hükûmetine son derece düşmandılar. Çünki, onlar şî’î, Türkler sünnî idi. Sünnîlere kâfir diyorlardı.
2- Şî’î âlimleri, tıpkı bizim duraklama devrindeki papazlarımız gibi, kendilerini tamamen dînî ilimlere vermiş, dünyevî ilimlerle çok az ilgileniyorlardı.
3- İslâmiyetin hakîkatinden, ulviyyetinden ve fen ve teknikteki terakkîlerden haberleri yoktu.
Kendi kendime dedim ki, şî’îler ne zevallı insanlardır. Bütün dünya uyanık iken, bunlar uyuyorlar. Bir gün gelecek bir sel gelip onları götürecek. Bir kaç kere, onları halîfeye isyân etmek için teşvîk ettim. Beni maalesef dinleyen olmadı. Bazıları, bana gülüyordu. Sanki, onlara göre dünyayı yıkın diyordum. Çünki onlar, Hilâfete zapt edilmesi mümkin olmayan bir kal’a gibi bakıyorlardı. Onlara göre, ancak beklenilen Mehdî geldiği zaman, Hilâfetten kurtulabilirlerdi.
Onlara göre, Mehdî, İslâm Peygamberinin soyundan gelen ve hicrî 255 senesinde gözlerden gayb olan, on ikinci imamlarıdır. O, şimdi hayatta imiş ve bir gün zuhûr edecek, zulüm ve haksızlıkla dolan bu dünyayı adalet ile dolduracakmış.
Hayret ediyorum! Şî’îler nasıl olur da, bu hurâfelere inanırlar. Bu, biz hıristiyanların inandığı (Îsâ gelecek, dünyayı adalet ile dolduracak) hurâfesine benziyordu.
Bir gün onlardan birisine: (İslâm Peygamberinin yaptığı gibi, sizin de zulmü önlemeniz farz değil mi?) dedim. Cevaben dedi ki: (Allah Ona yardım ediyordu. Bunun için zulmü önlemeyi başardı). Dedim ki, (Kur’anda (Siz Allahın dînine yardım ederseniz, O da size yardım eder) [Muhammed sûresi, âyet: 7. Allahü teâlânın dînine yardım etmek, şeriate tâbi olmak ve onu neşretmeye çalışmak demektir. Hükûmete isyân etmek, dîni yıkmak olur.]) yazılıdır. Siz de şâhlarınızın zulmü karşısında kılıcınıza sarılırsanız, Allah size de yardım eder). Cevabı şuydu: (Sen bir tüccarsın, bunlar ise, ilmî mevzû’lardır, akıl erdiremezsin).
Emîr-ül-müminin Alînin türbesi çok tezyîn edilmiş. Güzel bir avlusu, altın kaplamalı büyük bir kubbesi ve iki büyük minâresi vardı. Her gün bu türbeyi çok sayıda şî’î ziyâret eder. Cemaat ile namaz kılarlar. Ziyâretçilerin her biri, önce eşiğine eğilir, onu öper. Sonra, kabre selâm verirdi. Evvelâ, izin ister, sonra girerlerdi. Türbenin büyük bir avlusu ve bu avluda, din adamları ile ziyâretçiler için bir çok oda vardı.
Kerbelâda Alînin türbesine benzer, iki türbe vardı. Birincisi Hüseyne, ikincisi ise, onunla berâber Kerbelâda şehit olan kardeşi (Abbâs)a âiddir. Şî’îler Necefte yaptıklarının aynını (Kerbelâ)da da yapıyorlardı. Kerbelânın iklîmi Necefinkinden daha güzeldi. Etrâfında güzel bahçeler ve akarsular vardı.
Irâk seferimde kalbimi ferahlandıran bir manzara ile karşılaştım. Bazı hâdiseler, Osmanlı hükûmetinin sonunun yaklaştığını haber veriyordu. Zîrâ, İstanbul hükûmeti tarafından tâyîn edilen vâlî, câhil ve zâlim bir adamdı. Canının istediği gibi hareket ederdi. Halk ondan râzı değildi. Sünnîler, vâlî onların hürriyyetlerini tahdîd ettiği ve onlara kıymet vermediği için, şî’îler ise, kendi aralarında vilâyete lâyık olan, Peygamberin soyundan seyyidler ve şerifler varken, bir Türk vâlî tarafından idare edilmekten rahatsızlardı.
Şî’îlerin hâli, çok vahîm idi. Pislik ve yıkıntılar içinde yaşıyorlardı. Yollar emniyyetsizdi. Yol kesenler dâimâ kervanları gözlüyorlar. Berâberlerinde asker olmayınca, hemen saldırıyorlardı. Bunun için, hükûmet onlarla birlikte bir müfreze asker göndermedikçe, kâfileler sefere çıkamıyordu.
Şî’î aşîretler arasında kavgalar çoktu. Her gün birbirlerini öldürüp yağmalıyorlardı. Cehâlet korkunç bir şekilde yaygındı. Şî’îlerin bu hâli, kilisenin Avrupayı istilâ ettiği zamanları bana hâtırlatıyordu. Necef ve Kerbelâdaki din adamları ve onlara bağlı bir ekalliyyet hâricinde, her bin şî’îden bir okur yazar çıkmıyordu.
İktisâdî hayat tamamen çökmüş, insanlar fakr-u zarûret içinde kıvranıyorlardı. Devlet çarkı da, dönmez hâle gelmişti. Şî’îler, hükûmete hiyânet ediyorlardı.
Devlet ile halk, birbirlerine şüphe ile bakıyordu. Bunun için, aralarında yardımlaşma yoktu. Şî’î din adamları, kendilerini sünnîleri kötülemeye vermiş, dünya ilimlerinden elini eteğini çekmişlerdi.
Kerbelâda ve Necefte dört ay kadar kaldım. Necefte çok şiddetli bir hastalık geçirdim. Hattâ, kendimden Ümidi kestim. Üç hafta hasta kaldım. Bir doktora gittim. Bana bazı ilâclar verdi. İlâçları içince sihhatim düzelmeye başladı. Hastalığım müddetince, yerin dibinde bir odada kalıyordum. Benim ev sahibim, rahatsızlığım sebebi ile, az bir ücret karşılığında, ilâc ve yemek yapıyor ve bana hizmet etmekten büyük sevap bekliyordu. Zîrâ, sözde ben Emîr-ül-müminin Alînin ziyâretçisiydim. Hastalığımın ilk günlerinde, tabîb sâdece tavuk suyu içmemi söyledi. Sonra, etinden de yimeme müsâade etti. Üçüncü hafta pirinç çorbası yidim. İyileştikten sonra, Bağdâda gittim. Necef, Hulle, Bağdat ve yoldaki müşâhedelerimle alâkalı yüz sayfalık uzun bir rapor hazırladım. Raporu Müstemlekeler nezâretinin Bağdâddaki mümessiline teslim ettim. Irâkta mı kalacağım, yoksa Londraya mı döneceğim husûsunda nâzırlıktan emir bekledim.
Londraya dönmek istiyordum. Zîrâ, uzun zaman gurbette idim. Vatanımı ve âilemi çok özlemiştim. Bilhâssa, benden sonra hayata gözlerini açan oğlum Rasbutini görmek istiyordum. Bundan dolayı, raporumla berâber, nâzırlıktan kısa bir müddet için bile olsa, Londraya dönmek için izin taleb ettim. Üç senelik Irâk seferimle alâkalı intiba’larımı şifâhen anlatmak ve biraz istirâhat etmek istiyordum.
Nâzırlığın Irâktaki mümessili, kimse şüphelenmesin diye, kendisine fazla uğramamamı ve Dicle nehrinin kıyısındaki hanların birinde, bir oda kiralamamı tenbîh etti ve (Londradan posta geldiği zaman, nâzırlığın cevabını sana bildireceğim) dedi. Ben Bağdâdda kaldığım zaman, Hilâfetin merkezi İstanbul ile Bağdat arasındaki mânevi uzaklığı müşâhede ettim.
Basradan Kerbelâ ve Necefe gittiğimde, Necdli Muhammed, kendisine gösterdiğim yoldan sapacak diye, çok üzülüyordum. Zîrâ o, çok mütehavvil ve çok asabî idi. Onun üzerinde inşa ettiğim bütün emellerimin zâyi’ olacağından korkuyordum.
Kendisinden ayrılırken, İstanbula gitmeyi düşünüyordu. Bu fikrinden vazgeçmesi için, çok telkînde bulundum ve (Oraya gittikten sonra, seni tekfîr edebilecekleri bir söz sarf eder ve seni öldürmelerinden çok endişe ediyorum) dedim.
Gayem başka idi. Oraya gittikten sonra, eğrilerini doğrultacak, Ehl-i sünnet îtikatına dönmesini sağlayacak derin âlimlerle görüşmesinden ve bütün emellerimin zâyi’ olacağından korkuyordum. Çünki, İstanbulda ilim ve İslâmın güzel ahlâkı vardı.
Necdli Muhammedin, Basrada kalmak istemediğini anlayınca, İsfahan ve Şîrâza gitmesini tavsiye ettim. Çünki, bu iki şehir çok güzeldi. Halkı da, şî’î idi. Şî’anın ise, Necdli Muhammede te’sîr etmek ihtimali yok idi. Çünki, şî’îlerde ilim ve ahlâk noksandı. Böylece, onun, hazırladığım yoldan dönmiyeceğine emîn oldum.
Ondan ayrılırken, kendisine, (Takıyyeye inanıyor musun?) demiştim. Cevaben, (Evet inanıyorum. Zîrâ sahâbeden biri, müşrikler zulüm yaptığı ve anne ve babasını öldürdükleri zaman, (Takıyye) edip, şirki izhâr etmişti. Buna karşı Peygamber de, ona hiç bir şey söylememişti) dedi. Ben de, (Şî’îler arasında, takıyye edip, Sünnî olduğunu söyleme ki, başına bir felaket getirmesinler. Onların memleketlerinden ve ulemâsından istifâde et! Onların âdet ve mezheplerini öğren. Zîrâ bunlar câhil ve inatçı kimselerdir) dedim.
Oradan ayrılırken, zekât olarak, bir miktâr para verdim. Zekât, muhtaclara dağıtılmak üzere alınan İslâmî bir vergidir. Ayrıca, binmesi için bir hayvan alıp, hediye ettim. Böylece ayrıldık.
Ayrıldıktan sonra, kendisiyle irtibâtım kesildi. Bunun için, çok rahatsızdım. İkimiz de Basraya dönmek üzere ayrıldık, (Kim önce dönüp arkadaşını bulamazsa, bir mektûb yazıp, Abdürrızâya bıraksın) dedik.
[İNGİLİZ VAHŞETİ]
1– Türkiye gazetesinin 2 temmuz 1995 tarihli duvar takviminde diyor ki, Fakir memleketlerde bebekleri kaçırarak organ nakli ticareti yapan bir ingiliz şebekesi tesbît edildi. Brezilyadan gelen bir haberde diyor ki, Cambridge şehrindeki milletler arası âza nakli teşkilâtı, kaçırılan bebekler hakkında tahkîkât yapmaktadır. Bazı ingiliz hastahânelerinin, bu bebek âzalarına rağbet gösterdikleri, çok pahâlı satın aldıkları tesbît edilmiştir.
2– 4 Temmuz 1995 salı tarihli (Türkiye) gazetesinde diyor ki, kimyâ üzerinde doktora yapmak için ingiltereye giden 60 dan fazla müslüman genç, garîblerin, fakirlerin yaşadığı New Castle şehrine yerleştirildi. Talebeden Mustafa Arslanoğlu, gece evine dönerken, civardaki kiliseden çıkan iki ingiliz, taş ve sopalarla hücûm edip, bayıltıncıya kadar dövdüler. Yakmak için, üzerine gaz döktüler. Allahdan çakmakları ateş almadı. Bu hâli evinin balkonundan gören bir kız, polise haber verdi. İslâm düşmanı gençler kaçıp, kiliseye saklandılar.
3– Aynı gazetede diyor ki, Bosnada yaradan, açlıktan hergün yüzlerce müslüman ölüyor. Açlıktan ağlıyan, bayılan yavrularının feryâdlarını duymamak için, ana babalar sokaklara kaçıyorlar. İslâm memleketlerinden gelen gıdâ maddelerini sırplar alıyor. İngilizlerin idaresindeki birleşmiş milletler askerleri sırplara câsûsluk yapıyor. Bu askerler ve hıristiyan turistler, müslümanların vücûdlarından kan fışkırırken, Avrupadan gelen bu islâm düşmanları, şeref kadehleri kaldırıyor. Bosnadaki canavarlık, ingilizler tarafından plânlandı. 1988 de Kosovada başlatıldı. Miloseviç maşa olarak seçildi. İngilizler, sırplara, (Korkmayın! Arkanızda biz varız) diyorlar.]
6. BÖLÜM
Bir müddet Bağdâdda kaldım. Sonra, Londraya dönmek için emir geldi. Ben de döndüm. Londrada sekreter ve bazı nezâret mensûbları ile görüştüm. Onlara uzun seferimde yaptıklarımı ve müşâhedelerimi anlattım. Irâkla alâkalı mâlûmatlarıma çok sevindiler ve memnûniyyetlerini bildirdiler. Daha önce gönderdiğim raporu da görmüşlerdi. Safiyye de, benim raporuma mutâbık bir rapor yollamış. Yine öğrendim ki, her seferimde, nâzırlığın adamları, beni tâkîb etmişler. Onlar da, gönderdiğim raporlara ve sekretere anlattıklarıma mutâbık raporlar vermişler.
Sekreter, Nâzır ile görüşmem için bana vakit verdi. Nâzırı makamında ziyâret ettiğimde, beni İstanbuldan döndüğüm seferden farklı bir şekilde karşıladı. Kalbinde, müstesnâ bir yer işgâl etmiş olduğumu anladım.
Nâzır, Necdli Muhammedi elde ettiğime çok memnun oldu. (O, nâzırlığımızın aradığı bir silâh idi. Ona her nevi’ sözü ver. Bütün mesâ’in, sâdece onu elde etmek için olsa dahî değer) dedi.
Ben de: (Necdli Muhammed için çok endîşeli idim. Zîrâ fikrinden dönmüş olabilir) dedim. (Kalbin rahat olsun. Ondan ayrıldığında sahip olduğu fikirlerden dönmemiştir ve İsfahanda nâzırlığımızın câsûsları, onunla görüşmüşler, nâzırlığa onun bozulmadığını haber vermişlerdir) dedi. Kendi kendime dedim ki: (Necdli Muhammed nasıl sırlarını başkasına anlatabilir)? Bunu nâzıra sormaya cesaret edemedim. Fakat, sonra Necdli Muhammed ile görüştüğümde anladım ki, İsfahanda Abdülkerîm isminde bir adam onunla görüşmüş ve (Ben Şeyh Muhammedin [Beni kast ediyor] kardeşiyim. Sizin hakkınızda ne biliyorsa hepsini bana söyledi) diyerek, Necdli Muhammedi aldatmış ve onun sırlarını öğrenmiş.
Necdli Muhammed bana: (Safiyye benimle İsfahana geldi ve iki ay daha, onunla müt’a nikâhı ile yaşadık. Abdülkerîm de, benimle Şirâza geldi ve Safiyyeden daha güzel ve daha câzib Âsiye isminde bir kadın daha buldu. O kadınla da müt’a nikâhı ile, hayatımın en neşeli dakikalarını geçirdim) dedi.
Daha sonra öğrendim ki, Abdülkerîm, İsfahan havâlîsinden Celfa’da oturan, nâzırlığın hıristiyan bir ajanıdır. Âsiye ise, Şirâz yahudilerinden olup, nâzırlığın başka bir ajanıdır. Dördümüz, Necdli Muhammedi ileride kendisinden bekleneni en güzel bir şekilde yapabilecek sûrette yetiştirdik.
Ben, hâdiseleri Nâzıra, sekreter ve tanımadığım iki Nezâret mensûbunun huzurunda anlatınca, Nâzır bana: (Sen nâzırlığın en büyük madalyasını hak ettin. Zîrâ sen, nâzırlığın en mühim ajanları arasında birincisin. Sekreter sana, vazîfende yardımcı olacak bazı devlet sırları söyleyecek) dedi.
Sonra, âilemle görüşmek için, bana on günlük izin verdiler. Ben de, doğru evime gittim. Bana çok benziyen oğlumla en tatlı dakikalar geçirdim. Oğlum bazı kelimeleri konuşuyordu ve o kadar güzel bir yürüyüşü vardı ki, o yürürken, sanki benim vücûdümden bir parça yürüyor gibiydi. Bu on günlük iznim çok sevinçli ve neşeli geçti. Sevincimden sanki uçacaktım. Vatanıma ve âileme kavuşmaktan, büyük bir haz duydum. Bu on günlük izin içinde, beni çok seven ihtiyâr halamı da ziyâret ettim. Halamı ziyâret etmem çok iyi oldu. Zîrâ, ben üçüncü sefere çıktıktan sonra, hayata veda’ etmişti. Onun vefâtına çok üzülmüştüm.
Bu on günlük izn, bir saat gibi çabuk geçti. Böyle, neşeli günler, bir saat gibi geçtiği hâlde, elemli günler insana asırlar gibi geliyor. Necefteki hastalık günlerimi hâtırladım. O kederli günler, bana seneler gibi gelmişti.
Nâzırlığa, yeni emirleri almak için gittiğimde, karşımda, güleryüzü ve uzun boyu ile sekreteri gördüm. O kadar sıcak elimi sıktı ki, bundan, bana olan sevgisi zâhir oluyordu.
Bana: (Nâzırımızın ve müstemlekelerle vazîfeli hey’etin emri ile, sana çok mühim iki devlet sırrı söyleyeceğim. İlerde, bu iki sırdan çok istifâden olacaktır. Bu iki sırrı, kendilerine tam itimat edilen, birkaç kişiden başka kimse bilmez) dedi.
Elimden tutarak, Nâzırlığın bir odasına götürdü. Bu odada çok câzib bir şeyle karşılaştım: Yuvarlak bir masanın etrâfında (10) adam oturuyordu. Onların birincisi, Osmanlı pâdişâhının kıyâfetinde idi. Türkçe ve ingilizce biliyordu. İkincisi, İstanbuldaki Şeyhul-islâmın kıyâfetinde idi. Üçüncüsü, Îrân Şâhının kıyâfetinde idi. Dördüncüsü, Îrân serâyındaki vezîrin kıyâfetinde idi. Beşincisi, şî’îlerin tâbi olduğu Necefteki en büyük âlimin kıyâfetinde idi. Bu son üç kişi, farsça ve ingilizce biliyorlardı. Bu adamların her birisinin yanında, onların söylediklerini yazmak için, birer kâtib bulunuyordu. Bu kâtibler aynı zamanda, bu adamlara, câsûsların İstanbul, Îrân ve Necefteki, onların aslları olan beş kişi hakkında topladıkları mâlûmatı bildiriyorlardı.
Sekreter: (Bu beş kişi, oralardaki beş kişiyi temsîl ederler. Onların ne düşündüklerini anlamak için, aslları gibi yetiştirdik. Biz İstanbul, Tahran ve Neceftekilerle alâkalı elimize geçen bilgileri, bunlara bildiriyoruz. Bunlar da, kendilerini oradakilerin yerinde kabûl eder. Biz onlara soruyoruz, onlar da bize cevaplandırıyor. Bizim tesbîtimize göre, buradakilerin cevapları, oradakilerin cevaplarına yüzde yetmiş mutâbıktır.
İstersen, tecribe mahiyetinde bir şeyler sorabilirsin. Nasılsa, daha önce Necef âlimi ile görüşmüştün) dedi. Ben de peki dedim. Zîrâ, daha önce, Necefteki şî’anın en büyük âlimi ile görüşmüş ve ona bazı husûslar sormuştum. İşte, onun benzerinin yanına yaklaştım ve dedim ki: (Hocam, sünnî ve mütaassıb olduğu için, hükûmete harb açmamız câiz olur mu?) Biraz düşündükten sonra, (Hayır, sünnî olduğu için hükûmete harb açmamız câiz değildir. Zîrâ, bütün müslümanlar kardeştirler. Ancak onlar, ümmete zulüm ve işkence yaparlarsa harb açabiliriz. Biz onu yaparken, emr-i bil mâruf ve nehy-i anil-münker şartlarına uygun olarak hareket ederiz. Zulmü bıraktıkları zaman, elimizi onlardan çekeriz) dedi.
Ben, (Hocam, yahudi ve hıristiyanların necis olmaları ile alâkalı görüşünüzü alabilir miyim?) dedim. (Evet onlar necistirler. Onlardan uzak durmak lâzımdır) dedi. (Niçin) dedim. Cevaben, (Bu, hakârete karşı misillemede bulunmaktır. Zîrâ onlar, bizi kâfir bilirler ve Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmı tekzîb ederler. Biz de, buna karşı misillemede bulunuyoruz) dedi. Ona dedim ki: (Hocam, temizlik îmandandır değil mi? Öyleyse niçin, (Sahn-ı şerif) [Hz. Alînin türbesinin etrâfı], cadde ve sokaklar temiz değildir? Hattâ, ilim medreseleri bile, temiz sayılmaz). Cevaben: (Evet, hakîkaten temizlik îmandandır. Fakat ne yapalım, şî’îler, temizliğe önem vermeyince, böyle olur) dedi.
Nâzırlıktaki bu adamın cevapları, Necefteki şî’î âliminin cevaplarına tıpa tıp mutâbık idi. Bu adamın Necefteki âlime bu kadar uygunluğu, beni hayretler içinde bıraktı. Bir de üstelik bu adam farsça biliyordu.
Sekreter: (Şâyed sen diğer dört kişinin aslları ile de görüşmüş olsaydın, şimdi onlarla da görüşebilir ve onların da asllarına ne kadar mutâbık olduğunu görebilirdin) dedi. Ben dedim ki: (Şeyh-ul-islâmın da nasıl düşündüğünü biliyorum. Çünki, benim İstanbuldaki hocam Ahmed efendi, Şeyh-ul-islâmı bana iyice anlatmıştı.) Sekreter: (O zaman buyur, onun da nümûnesi ile görüşebilirsin) dedi.
Şeyh-ul-islâmın benzerinin yanına yaklaştım ve ona dedim ki: (Halîfeye itaat etmek farz mıdır?), (Evet vâcibdir. Allaha ve Peygambere itaat etmek farz olduğu gibi, bu da vâcibdir) dedi. (Bunun delîli nedir?) dedim. Cevaben dedi ki: (Cenâb-ı Allahın bu âyetini duymadın mı? (Allaha, Onun Peygamberine ve sizden olan ülül emre itaat ediniz). [Nisâ sûresi, âyet: 59] Ben, (Allah bize, askerine Medîneyi yağmalamayı helâl eden ve Peygamberimizin torunu Hüseyni öldüren halîfe Yezîde ve içki içen Velîde itaat etmeyi emreder öyle mi?) dedim. Cevabı şuydu: (Oğlum, Yezîd Allah tarafından Emîr-ül-müminin idi. Hüseyni öldürmeyi emretmedi. Sen, şi’îlerin yalanlarına inanma! Kitapları iyi oku! Hatâ yaptı. Sonra tevbe de etti. Medîne-i münevvereyi yağmalamayı helâl edişinde isâbet etmiştir. Çünki, Medîne halkı azıp bâgî olmuş ve itaati bırakmıştı. Velîde gelince, evet o fâsık idi. Halîfenin yaptıklarını taklîd değil, şeriate uygun olan emirlerine itaat etmek vâcibdir.) Bunları hocam Ahmed efendiye de, daha önce sormuş ve az bir fark ile aynı cevapları almıştım.
Sonra, sekretere dedim ki, (Bu benzer kimseleri hazırlamanın hikmeti nedir?) Bana: (Biz bu üsûl ile sultânın ve şî’î olsun, sünnî olsun, müslüman âlimlerinin düşünce kâbiliyyetlerini öğreniyoruz. Siyâsî ve dînî mevzû’larda, onlar ile mücâdele etmemize yardımcı tedbîrler bulmaya çalışıyoruz. Meselâ, düşman askerlerinin hangi taraftan geleceğini bilirsen, ona göre hazırlanır ve askerlerini uygun yerlere yerleştirirsin ve onu perîşân edersin. Fakat, onun ne taraftan saldıracağını bilmezsen, askerlerini her tarafa gelişigüzel dağıtır ve mağlup olursun. Aynen öyle, müslümanların, dinlerinin ve mezheplerinin hak olduğuna dâir getirecekleri delîlleri bilirsen, onların delîllerini çürütebilecek karşı delîller hazırlaman mümkin olur ve o karşı delîllerle onların akîdelerini sarsabilirsin) dedi.
Sonra, adı geçen temsîlî beş adamın askerlik, mâliye, meârif ve dînî sahâlarla alâkalı aralarında geçen mütâle’a ve plânların netîcelerini ihtivâ eden, bin sayfalık bir kitap verdi. (Okuduktan sonra getirirsin) dedi. Ben de, kitabı alıp eve götürdüm. Üç haftalık tâtîlim içinde, baştan sona kadar dikkat ile mütâle’a ettim.
Kitap, çok hayret edilecek cinstendi. Zîrâ, ihtivâ ettiği mühim cevaplar ve ince mütâle’aları sahih gibiydi. Kanaatimce, temsîlî beş adamın cevapları da, asllarının cevaplarına yüzde yetmişten fazla mutâbık idi. Zaten sekreter de, daha önce, cevapların yüzde yetmiş nisbetinde isâbetli olduğunu söylemişti.
Bu kitabı okuduktan sonra, devletime olan itimadım biraz daha arttı ve Osmanlı İmperatorluğunun bir asırda n daha az bir zaman içinde yıkılması plânlarının hazırlandığını yakînen anladım. Sekreter, bana dedi ki: (Buna benzer diğer odalarda, şu anda sömürdüğümüz veya sömürmeyi plânladığımız devletler için de, böyle masalar vardır.)
Sekretere, (Bu kadar titiz ve muktedir adamları nerden buluyorsunuz?) dedim. Cevaben: (Bütün dünya ülkelerindeki ajanlarımız, devamlı bize mâlûmat veriyorlar. Gördüğün bu temsîller, işlerinde mütehassıstırlar. Tabîîdir ki, sen falanca adamın bildiği bütün özel bilgilerle donatılırsan, onun gibi düşünebilir ve onun verdiği hükmleri verebilirsin. Zîrâ, artık sen, onun nümûnesi mesâbesindesin) dedi.
Sekreter, sözüne devam ederek, (Bu, Nezâretimizin sana söylememi emrettiği birinci sır idi.
İkinci sırrı da bir ay sonra, bin sayfalık kitabı iâde ettiğinde söyliyeceğim) dedi.
Ben kitabı, kısm kısm baştan sonuna kadar itina ile okudum. Bu sâyede, Muhammedîlerle alâkalı mâlûmatım arttı. Onların nasıl düşündüğünü, onların zayıf noktalarını, kuvvetli noktalarını, ayrıca, kuvvetli noktalarını zayıf nokta hâline getirmenin üsûllerini iyice öğrenmiş oldum.
Kitabın kayd ettiği, müslümanların zayıf noktaları şunlardır:
1- Sünnî-şî’î ihtilâfı, Pâdişâh ve halk ihtilâfı, [Bu söz çok yanlıştır. Pâdişâha itaat etmek farz olduğunu yukarıda kendi de yazmıştır.] Türk-Îrân ihtilâfı, aşîretler ihtilâfı, âlimler ile devlet arasındaki ihtilâf. [Bu da iftirâdır. Osmanlı devletinin âlimlere verdiği kıymet ve îtibar, Osman gâzînin vasiyyetnâmesinde uzun yazılıdır. Bütün pâdişâhlar, âlimlere en yüksek mevkı'leri vermişlerdir. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdîyi, Hasetçileri, ikinci Mahmûd hâna şikâyet ve idamını taleb ettikleri zaman, (âlimlerden devlete zarar gelmez) dediği ve talebi red ettiği meşhûrdur. Osmanlı sultânları, âlimlere ev, erzak ve bol maaş verirlerdi.]
2- Çok az bir istisnâ ile, müslümanlar câhildirler. [Binlerce Osmanlı âliminin, din, ahlâk, îman ve fen üzerindeki kitapları, dünyaca bilinmektedir. En câhil sanılan köylüler, dinlerini ve ibâdetlerini ve sanatlarını iyi bilirlerdi. Bütün köylerde câmiler, mektepler, medreseler vardı. Buralarda, okuma, yazma, din ve dünya ilimleri öğretilirdi. Köylü kadınlar, Kur'an-ı kerim okurlardı. Köylerde yetiştirilen âlimler ve Evliyâ pek çoktu.]
3- Mâneviyatsızlık, bilgisizlik ve şu’ûrsuzluk. [Osmanlı müslümanlarının Mâneviyatı çok kuvvetli idi. Millet, şehitlik derecesine kavuşmak için, cihâda koşardı. Her namazdan sonra ve Cuma hutbelerinde, din adamları halîfelere, devlete duâ eder, herkes âmîn derdi. Hıristiyan köylüleri okuma yazma bilmez, dinden, dünya bilgilerinden habersiz, papazların yalanlarını, efsânelerini din sanırlar. Şu'ûrsuz, hayvan sürüsü gibidirler.]
4- Tamamen dünyayı bırakıp, sâdece âhiret ile meşgûl olmaları. [İslâmiyet, hıristiyanlıkta olduğu gibi, din ile dünyayı ayırmamıştır. Dünya işleri ile meşgûl olmak da ibâdettir. Peygamberimiz: (Hiç ölmiyecek gibi dünya için, yarın ölecekmiş gibi de, âhiret için çalışınız! buyurdu. Hâlbuki, İncîlde, dünya için çalışmak men edilmektedir.]
5- Hükümdârların diktatör ve zâlim olmaları. [Hükümdârlar, şeriati tatbîk etmek için baskı yaparlardı. Avrupadaki krallar gibi zulüm yapmazlardı.]
6- Yollar emniyyetsiz, nakliyat ve seyâhatin kesik oluşu. [Yollar o kadar emniyyetli idi ki, Bosnadan kalkan bir müslüman, Mekkeye kadar rahat ve parasız gider, yolda, köylerde, yir, içer, geceler, hediyeler alırdı.]
7- Her sene onbinlerce kişiyi ölüme götüren veba, kolera gibi hastalıklara karşı tedbirsizlik ve sağlığa önem vermemeleri. [Her yerde hastahâneler, şifâhâneler vardı. Napolyonu bile Osmanlılar tedâvi etti. Bütün müslümanlar, (Îmanı olan, temiz olur) hadis-i şerifine uyarlar.]
8- Şehirlerin virâneliği ve su şebekelerinin yokluğu. [Bu iftirâlara cevap vermeye bile değmez. Delhî sultânı, Fîrûz şâh 790 [m. 1388] de vefât etti. Bunun yaptırdığı 240 kilometrelik, geniş su yolunun suladığı bahçeler, bostanlar, İngiliz işgâli zamanında çöl hâline geldi. Osmanlı mi’mârîsinin, bakıyyeleri bile, şimdi turistlerin gözünü kamaştırmaktadır.]
9- İdârenin âsîlere, bâgîlere karşı âciz oluşu, ölçüsüzlük ve o kadar övündükleri Kur’anın kanûnlarını yok denebilecek kadar az tatbîk etmeleri. [Osmanlıları, fransız krallarının pisliklerini Sen nehrine döken generallerin madalya almaları gibi sanıyorlar.]
10- Ekonomik çöküntü, fakirlik ve geri kalmışlık.
11- Nizâmî bir ordunun olmayışı, silâhsızlık ve silâhların klâsik ve çürük oluşu. [726 [m. 1326] senesinde tahta çıkan Orhan gâzînin kurduğu nizâmî orduyu ve Yıldırım Bâyezîd hânın 799 [m. 1399] da Niğboluda büyük haçlı ordusunu mağlup eden mükemmel ordusunu bilmiyor mu?]
12- Kadın haklarının çiğnenmesi. [İngilizlerin ticâretten, sanattan, silâhdan ve kadın haklarından haberleri yok iken, Osmanlılarda bunların âlâsı vardı. İsveç ve Fransız krallarının Osmanlılardan yardım istediklerini de inkâr edebilirler mi?]
13- Çevre sağlığının ve temizliğin yokluğu. [Sokaklar tertemizdi. Hattâ, tükrükleri temizlemek için bile vazîfeliler vardı.]
Kitap, (Müslümanların zayıf noktaları) olarak, zikrettiği yukarıdaki maddelerden sonra, müslümanları, dinleri olan İslâmiyetin maddî ve mânevi üstünlüğünden câhil bırakmanın lâzım olduğunu tavsiye ediyordu. Ayrıca, islâmiyet hakkında, şu bilgilere de yer veriyordu:
1- İslâm, birlik ve berâberliği emredip, tefrikayı yasaklıyor. Kur’anda, (Topyekün Allahın ipine sarılın) [Âli İmrân sûresi, âyet: 103] deniliyor.
2- İslâm şu’ûrlanmağı ve bilgi edinmeyi emrediyor. Kur’anda, (Yeryüzünde dolaşın) [Âli İmrân sûresi, âyet: 137] deniliyor.
3- İslâm, ilim öğrenmeyi emrediyor. Bir hadiste, (İlm öğrenmek, her erkek ve kadın müslümana farzdır) deniliyor.
4- İslâm, dünya için çalışmağı emrediyor. Kur’anda, (Onlardan bazıları, Ey Rabbimiz bize dünyada da âhirette de güzeli nasip eyle) [Bekara sûresi, âyet: 201] deniliyor.
5- İslâm, istişâreyi emrediyor. Kur’anda, (Onların işleri, aralarında müşâvere iledir) [Şûrâ sûresi, âyet: 38] deniliyor.
6- İslâm, yol yapmağı emrediyor. Kur’anda, (Yeryüzünde yürüyün) [Mülk: 15] deniliyor.
7- İslâm, müslümanlara sıhhatlarını korumalarını emrediyor. Bir hadiste, (İlm dörttür: 1) Dînin muhâfazası için fıkh ilmi, 2) Sıhhatin korunması için tıb ilmi, 3) Lisanın muhâfazası için sarf ve nahv ilmi, 4) Vakitlerin bilinmesi için astronomi ilmi) deniliyor.
8- İslâm, imârı emrediyor. Kur’anda, (Allah yeryüzündeki her şeyi sizin için yaratmıştır) [Bekara sûresi, âyet: 29] deniliyor.
9- İslâm, nizâmı emrediyor. Kur’anda, (Her şey hesaplı, nizâmlıdır) deniliyor. [Hicr: 19]
10- İslâm, ekonomide kuvvetli olmayı emrediyor. Bir hadiste, (Hiç ölmeyecekmiş gibi dünyan için, yarın ölecekmiş gibi de, âhiretin için çalış) deniliyor.
11- İslâm, çok kuvvetli silâhlarla mücehhez bir ordu kurmayı emrediyor. Kur’anda, (Onlara karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvet hazırlayın) [Enfâl sûresi, âyet: 60] deniliyor.
12- İslâm, kadınların haklarına ri’âyeti ve ona kıymet vermeyi emrediyor. Kur’anda, (Erkeklerin meşru sûrette kadınlar üzerinde (hakları) olduğu gibi, kadınların da, onların üzerinde (hakları) vardır) [Bekara sûresi, âyet: 228] deniliyor.
13- İslâm, temizliği emrediyor. Bir hadiste, (Temizlik îmandandır) deniliyor.
Kitabın, bozulmasını, yok edilmesini emrettiği kuvvet noktaları da şunlardır:
1- İslâm, ırk, dil, örf, âdet ve milliyetçilik teassubunu ortadan kaldırmıştır.
2- Fâiz, ihtikâr, zinâ, içki ve domuz eti yasaktır.
3- Müslümanlar, sımsıkı bir şekilde âlimlerine bağlıdırlar.
4- Sünnî müslümanlar Halîfeyi Peygamberin vekîli olarak kabûl eder. Allaha ve Peygambere gösterilmesi lâzım olan hurmeti, ona da göstermenin farz olduğuna inanırlar.
5- Cihâd farzdır.
6- Şî’î müslümanlara göre, gayrı müslim olan bütün insanlar ve sünnî müslümanlar necistirler.
7- Bütün müslümanlar, İslâmın biricik hak din olduğuna îman ederler.
8- Müslümanların çoğu, yahudi ve hıristiyanların Arab yarımadasından çıkarılmasının farz olduğuna inanırlar.
9- İbâdetlerini, meselâ (namazı, orucu, haccı…) çok güzel bir şekilde edâ ederler.
10- Şî’î müslümanlar, İslâm memleketlerinde kiliselerin inşâsının haram olduğuna inanırlar.
11- Müslümanlar, İslâm akîdesine sımsıkı bağlıdırlar.
12- Şî’î müslümanlar, (Humüs)ün yâni ganîmetin beşte birini âlimlere verilmesini farz bilirler.
13- Müslümanlar, çocuklarını öyle büyütüyorlar ki, ecdatlarının yolundan ayrılmaları mümkin değildir.
14- Müslüman kadınlar, o kadar güzel örtünüyorlar ki, onlara fesatın bulaşması kâbil değildir.
15- Müslümanları her gün beş defa biraraya getiren, cemaat namazları vardır.
16- Onlara göre, Peygamber, Ali ve sâlihlerin kabirleri mukaddes olduğu için, oralarda da toplanırlar.
17- Peygamberlerinin neslinden gelen [Seyyid ve şerif ismi verilen] ler Peygamberi hâtırlatır ve müslümanların gözünde, Onun canlı kalmasını te’mîn ederler.
18- Müslümanlar toplandıkları zaman, vâizler, onların îmanlarını kuvvetlendirir ve ibâdete teşvîk ederler.
19- Emr-i bil-mâruf [iyiliği emretme] ve nehy-i anil-münker [kötülükten men etme] farzdır.
20- Müslümanların çoğalması için, evlenmek ve birden fazla kadın nikâh etmek sünnettir.
21- Müslüman için, bir insanı İslâma getirmek, bütün dünyaya sahip olmaktan daha iyidir.
22- Müslümanlar arasında, (Kim hayrlı bir yol açarsa, onun sevabına ve o yolda giden her insânın kazandığı sevaplara nâil olur) hadisi meşhûrdur.
23- Müslümanlar, Kur’ana ve hadislere çok büyük hurmet gösterirler. Onlara tâbi olmanın, Cennete girmeye biricik sebep olduğuna inanırlar.
Kitap, müslümanların kuvvetli noktalarını bozup, zayıf noktalarını yaymağı tavsiye ediyor ve bunu yapabilmek için, gerekli yolları sıralıyor.
Zayıf noktaları yaymak için şunları tavsiye ediyor:
1- Cemaatlerin, aralarına adâvet sokup, sû’-i zannı aşılıyarak, ihtilâfı teşvîk eden kitaplar neşretmek sûretiyle, ihtilâfları yerleştirmek.
2- Mekteplerin açılmasını, kitapların neşredilmesini men etmek, yakılması ve yok edilmesi mümkin olan din kitaplarını yakmak ve yok etmek. Din adamları hakkında muhtelif iftirâlar uydurmakla, müslümanları, çocuklarını dînî mekteplere vermekten vazgeçirerek, câhil kalmalarını te’mîn etmek.[Bu yol, islâmiyete büyük zarâr vermektedir.]
3-4- Onların yanında Cenneti övüp, dünya hayatını te’mîn etmekle mükellef olmadıklarını söylemek. Tesavvuf halkalarını genişletmek. (Zühd)ü tavsiye eden Gazâlînin (İhyâ-ül-ulûmiddîn)i, Mevlânânın (Mesnevî)si ve Muhyiddîn-i Arabînin eserleri gibi kitapları okumağı teşvîk etmekle, şu’ûrsuz kalmalarını te’mîn etmek. [Tesavvuf kitaplarının medh ettikleri (Zühd), dünya işlerini terk etmek değildir. Dünyaya düşkün olmamaktır. Yâni, şeriate uygun olarak çalışıp kazanmak ve kullanmak, ibâdet yapmak gibi sevaptır.]
5- Hükmdârları zulüm ve diktatörlük yapmaya teşvîk etmeliyiz: Siz Allahın yeryüzündeki gölgesisiniz. Zaten Ebû Bekr, Ömer, Osman, Ali, Emevîler ve Abbâsîlerin herbiri, kaba kuvvet ve kılınçla işbaşına gelmişler ve tek başlarına hükmranlık etmişlerdir. Meselâ, Ebû Bekr, Ömerin kılıcı ile ve Fâtımanın evi gibi, itaat etmeyenlerin evini yakmakla, iktidâra gelmiştir. [Ebû Bekr, Ömer, Osman ve Alînin halîfe olacaklarına, hadis-i şeriflerde işaretler vardır. Fakat hiçbirinin vakti açık bildirilmemiştir. Resûlullah bu işi, Eshâbının seçmesine bırakmıştı. Halîfe seçmekte, Eshâbın ictihâdları üç dürlü oldu. Halîfelik, akrabâya verilmesi lâzım olan bir miras malı değildi. En önce müslüman olup, başkalarını da îmana getiren ve Peygamberimizin imam yapıp arkasında namaz kıldığı ve berâber hicret ettiği Ebû Bekri seçmek uygun idi. Bazıları Hz. Alînin evine geldi. İçlerinden Ebû Süfyân (Elini uzat! Sana bî'at edeyim. İstersen, her yeri suvârî ve piyâde ile doldururum) dedi. Hz. Ali, bunu kabûl etmedi ve (Müslümanları parçalamak mı istiyorsunuz? Evden çıkmamam, halîfe olmak için değildir. Resûlullahın ayrılığı beni çarptı. Çılgına döndüm) dedi. Mescide geldi. Herkesin yanında, Ebû Bekre bî'at eyledi. Ebû Bekr de, (Halîfe olmak istemedim. Fitne çıkmasın diye, çâresiz kabûl ettim) dedi. Ali de, (Halîfe olmaya, sen daha lâyıksın) dedi. Hz. Alînin, o gün, Ebû-Bekri öven sözleri (Saadet-i Ebediyye) kitabımızın ikinci kısm, 23. maddesinde yazılıdır. Hz. Ömer, Hz. Aliyi evine kadar uğurladı. Hz. Ali, (Resûlullahdan sonra, bu ümmetin en üstünü Ebû Bekr ve Ömerdir) derdi. Şî'îlerin yalanlarına, iftirâlarına aldananlar, müslümanların bugünkü hâle düşmesine sebep oldu. İngilizler, bu fitneyi hâlâ körüklemektedirler. ] Ömer de, Ebû Bekrin tavsiyesi ile halîfe olmuştur. Osman ise, Ömerin emri ile devlet başkanı olmuş. Aliye sıra gelince, o da, eşkıyânın seçmesi ile devlet reîsi olmuştur. Muaviye de, kılınçla işbaşına gelmiştir. [Hz. Muaviye, Hz. Hasenin bî'at etmesi ile, meşru halîfe oldu. (Hak Sözün Vesîkaları) kitabını okuyunuz!] Sonra, Emevîlerde de hükmdârlık babadan oğula geçerek devam etmiştir. Abbâsîlerde de, aynı olmuştur. Bunlar, İslâmdaki hükmrânlıkların cebrî ve diktatörlük olduğunun delîlidir, demeliyiz.
6- Adam öldürenleri idam etmek maddesini kânûnlardan çıkarmak. [Adam öldürmeye, eşkiyâlığa karşı tek çâre idam cezâsıdır. İdâm cezâsı olmadıkca, anarşi, eşkiyâlık önlenemez.] Yol kesici ve hırsızları cezâlandırmaktan hükûmeti alıkoymak ve yol kesicileri silâhlandırarak, bu işi yapmalarını teşvîk etmek ve yolların emniyyetsizliğini devam ettirmek.
7- Şu şekilde, onların hastalık içinde yaşamalarını sağlayabiliriz: Her şey Allahın kaderi ile olur. Tedâvînin iyileşmede hiçbir te’sîri yoktur. Allah Kur’anda, (Rabbim beni yidirir ve içirir. Hasta olduğum zaman da, O bana şifâ verir. Beni öldürecek, sonra da diriltecek Odur) [Şuarâ sûresi, âyet: 79-80-81.] dememiş mi? Öyleyse, Allahın irâdesi dışında kimse, ne şifâ bulur ve ne de ölümden kurtulur. [İngilizler, müslümanları aldatmak için, âyet-i kerimelere ve hadis-i şeriflere yanlış mâna veriyorlar. Tedâvî olmak sünnettir. Allahü teâlâ, ilâclarda, şifâ yaratmıştır. Peygamberimiz ilâc kullanmağı emretti. Şifâyı veren, her şeyi yaratan Allahü teâlâdır. Fakat, herşeyi sebeplerle yaratmakta, sebeplere yapışmamızı emretmektedir. Çalışıp, sebepleri arayıp, bulup, kullanmamız lâzımdır. (O bana şifâ verir) demek, şifâ verici sebepleri verir demektir. Çalışıp, sebepleri aramak emrolundu. Peygamberimiz, (Erkeklerin de, kadınların da, çalışıp, ilim öğrenmeleri farzdır), bir kere de, (Allahü teâlâ, çalışıp kazananları sever) buyurdu.]
8- Zulüm yapılmasını te’mîn için şunları söyleyebiliriz: İslâm, ibâdet dînidir. Onun devlet işleriyle hiçbir alâkası yoktur. Bunun için, Muhammed ve Halîfelerinin, ne nâzırları ve ne de kanûnları vardı. [İbâdet, yalnız namaz, oruç, hac değildir. Dünya işlerini, Allahü teâlâ emrettiği için ve şeriate uygun olarak yapmak hep ibâdettir. Faydalı işleri yapmak için çalışmak çok sevaptır.]
9- İktisâdî çöküntü de, bahsi geçen zararlı işlerin tabîî bir netîcesidir. Mahsûlâtı çürütmek, ticâret gemilerini batırmak, çarşıları yakmak, bendleri, barajları yıkıp zirâat sâhalarını ve sanayi merkezlerini su altında bırakmak ve içme suyu şebekelerine zehir katmak suretiyle tahrîbâtı arttırabiliriz. [Kendilerine medenî diyen ve insan haklarını dillerinden düşürmiyen ingilizlerin müslümanlara karşı hazırladıkları vahşete, zulmlere bakınız!]
10- Devlet adamlarını, [kadın ve spor gibi] fitneye ve parçalanmaya sebep olacak arzulara ve içki, kumar, rüşvete ve hazîne mallarını, kendi şahsî işlerinde harcamaya alıştırmak, vazîfelileri bu işleri yapmaya teşvîk edip, bize hizmet edenleri mükâfatlandırmak lâzımdır.
Sonra kitap, şu tavsiyelerde bulunuyor: Bu işlerle vazîfeli ingiliz câsûslarını, gizli ve açık olarak korumak, onlardan müslümanların eline geçenleri kurtarmak için, her çeşid masrafı yapmak lâzımdır.
11- Fâizin her şeklini yaymak lâzımdır. Zîrâ fâiz, millî ekonomiyi harap ettiği gibi, müslümanları, Kur’anın ahkâmına karşı gelmeye de alıştırır. Zîrâ insan, bir kânûnun bir maddesini ihlâl edince, artık diğer maddelerini de ihlâl etmesi kolay olur. Onlara, fâizin kat kat olanının haram olduğunu, çünki Kur’anda, (Fâizi kat kat olarak yimeyin) [Âli İmrân sûresi, âyet: 130] denildiğini ve binâenaleyh fâizin her şeklinin haram olmadığını söylemek lâzımdır. [Ödünc verirken, vakit tâyîn edilmez. Edilirse, fâiz olur. Belli zaman sonra, aynı miktâr ödemesi şart edilirse, hanefîde bu da fâiz olur. Fazlasını ödemesi sözleşilirse de, fâiz olur. Bu fâizde, bir dirhem bile fazla ödemeyi şart etmek büyük günahtır. Veresiye satışta ise, ödeme vaktinin bildirilmesi lâzımdır. Ödeme vakti gelince, ödeyemediği için, ödenecek miktâr ve ödeme zamanı arttırılırsa, buna (Mudâ'af fâiz) denir. Yukarıdaki âyet-i kerime, ticâretteki bu mudâ'af fâizi bildirmektedir.]
12- Âlimlere kötü isnâdlarda bulunup, aleyhlerine âdî ithâmlar uydurarak, müslümanların onlardan soğumalarını te’mîn etmek lâzımdır. Câsûslarımızın bir kısmını, onların kıyâfetine sokacağız. Sonra, bunlara kabîh, çirkin işler yaptıracağız. Böylece bunlar, âlimler ile karışmış olacak ve her âlimden şüphe edilecek. Bu câsûsları, El-Ezhere, İstanbula, Necef ve Kerbelâya sokmak zarûrîdir. Müslümanları âlimlerden soğutmak için mektepler, kolejler açacağız. Bu mekteplerde, rûm ve ermeni çocuklarını, müslümanlara düşman olarak yetiştireceğiz. Müslüman çocuklarına da kendi ecdatlarının câhil olduklarını aşılayacağız. Bu çocukları, Halîfe ve âlimler ve devlet adamlarından soğutmak için, onların hatâlarını, kendi zevkleri ile meşgûl olduklarını, Halîfenin câriyelerle vakit geçirip, halkın malını kötü yollarda kullandığını, hiçbir işte Peygambere uymadıklarını aşılayacağız.
13- İslâmın, kadına hakâret ettiğini yaymak için, (Erkekler kadınlar üzerinde hâkimdirler) [Nisâ sûresi, âyet: 34] âyetini ve (Kadının tamamı şerdir) hadisini söyleyeceğiz. [Hadis-i şerifte, (Şeriate uyan kadın, Cennet nîmetlerindendir. Hislerine uyan, şeriate uymayan kadın şerdir) buyuruldu. Kız olsun, dul olsun, evli olmıyan fakir kadına babası bakmaya mecbûrdur. Bakmazsa habs olunur. Babası yoksa veya fakirse, zengin mahrem akrabâsı bakacaktır. Bunlar da yoksa, hükûmet maaş bağlıyacaktır. Müslüman kadının, çalışıp kazanmaya hiç ihtiyacı yoktur. İslâm dîni, kadının bütün ihtiyaçlarını erkeğin sırtına yüklemiştir. Erkeğin bu ağır yüküne karşılık, mirasın hepsinin yalnız erkeğe verilmesi lâzım iken, Allahü teâlâ, kadınlara burada da ihsânda bulunarak, erkek kardeşlerinin yarısı kadar miras almalarını emir buyurmuştur. Zevc, zevcesini, evin içinde veya dışında çalışmaya zorlayamaz. Kadın arzu ederse ve zevci izin verirse, erkek bulunmıyan yerlerde, mestûre olarak çalışması câiz ise de, kazandığı kendi mülkü olur. Hiç kimse, bunları ve mirastan eline geçeni ve mehrini kadından zorla alamaz. Kendisinin ve çocukların ve evin herhangi bir ihtiyacına sarf etmesi için zorlanamaz. Bunların hepsini zevcin alıp getirmesi farzdır. Komünist memleketlerde, kadın da, erkeklerle birlikte, buğaz tokluğuna, hayvanlar gibi, en ağır işlerde zorla çalıştırılıyor. Hür dünya dedikleri hıristiyan memleketlerde ve islâm ülkeleri denilen bazı arab memleketlerinde, (Hayat müşterektir) denilerek, kadınlar da, fabrikalarda, tarlalarda, ticârette, erkekler gibi çalışıyorlar. Çoğunun, evlendiklerine pişman oldukları, mahkemelerin boşanma davâları ile dolu olduğu, günlük gazetelerde sık sık görülmektedir. Resûlullahın mübârek ağzından çıkan sözler üç kısmdır: Birincisi, kelimeler de, mânaları da, Allahü teâlâdan gelmiştir. Bu sözlere (âyet-i kerime), hepsine (Kur'an-ı kerim) denir. (Size gelen her iyi, faydalı şeyi, Allahü teâlâ dileyip göndermektedir. Her fena, zararlı şeyi, nefsiniz dilemektedir. Hepsini, Allahü teâlâ yaratıp göndermektedir) sözü, (Nisâ) sûresinin 78. âyetidir. İkincisi, kelimeleri Peygamberimizden, mânaları Allahü teâlâdan olan sözleridir. Bu sözlerine (Hadis-i kudsî) denir. (Nefsinizi düşman biliniz! Çünki o, bana düşmandır) sözü hadis-i kudsîdir. Bu düşmanlık, nefsin emirlerine uymamaktır. Üçüncüsü ise, kelimeleri de, mânaları da, Peygamberimizdendir. Bunlara (Hadis-i şerif) denir. (Şeriate uyan kadın, Cennet nîmetlerindendir. Nefsine uyan kadın, şerdir) sözü hadis-i şeriftir. Muhyiddîn-i Arabî hazretleri, (Müsâmerât) kitabının birinci cildinde, bu hadis-i şerifi îzâh etmektedir. İngiliz câsûsu, hadisin baş tarafını saklayıp, yalnız sonunu bildiriyor. Bütün dünya kadınları, islâm dîninin kendilerine verdiği kıymeti, rahatı, huzuru, hürriyyeti ve boşanma hakkına mâlik olduklarını bilmiş olsalar, hemen müslüman olurlar ve islâmiyetin her memlekete yayılması için çalışırlar. Fakat, ne yazık ki, bu hakîkatleri anlıyamıyorlar. Allahü teâlâ, bütün insanlara, islâm dîninin ışıklı yolunu, doğru olarak öğrenmek nasip eylesin!]
14- Pislik, susuzluğun netîcesidir. Suyun arttırılmasına mani olmaya çalışmalıyız.
Müslümanların kuvvetli noktalarını tahrîb etmek için de, şu tavsiyelerde bulunuyor:
1- Müslümanların arasında, ırkçılık, milliyyetçilik taassubunu körükliyecek ve onların dikkatlerini, İslâmiyetten evvelki kahramanlıklarına çekeceksiniz. Mısrda Firavunluğu, Îrânda Mecûsîliği, Irâkta Bâbilliliği, Osmanlılarda Attilâ ve Cengiz zamanını [vahşetini] ihyâ edeceksiniz [Kitapta bu husûsta uzun bir cedvel vardı].
2- Şu dört şeyi, gizli ve âşikâr yaymak lâzımdır: İçki, kumar, zinâ ve domuz eti [ve spor kulüplerinin birbirleri ile kavgaları]. Bu işi yapmak için, İslâm memleketlerinde yaşayan hıristiyan, yahudi, mecûsî ve diğer gayri müslimlerden azami derecede istifâde etmek ve bu iş için çalışanlara Müstemlekeler nezâretinin bütçesinden bol maaş bağlamak lâzımdır. Bunun için, siyâsî fırkaların ve spor kulüplerinin çoğalmasını sağlayacağız. Partileri ve kulüpleri birbirlerine düşman yapacağız. Birbirleri ile uğraşacaklar, din kitabı okumaya, dinlerini öğrenmeye vakit bulamıyacaklardır. Avladığımız kimselere günlük gazete, dergi çıkartacağız. Gazetelerini, dergilerini, bol para ile, menfaatlar ile besleyeceğiz. Satın aldığımız kimseleri, kurtarıcı, kahraman gibi ismlerle medh ettireceğiz. Şeriati ve şeriate bağlı olan idarecileri kötületeceğiz. Din terbiyesinin kaynağı olan âile yuvalarını yok edeceğiz. Bunun için, spor, güreş ismi altında, avret mahalleri, edeb yerleri açık kız ve oğlan resmleri neşrederek, gençleri fuhşa, livâtaya, cinsî sapıklığa sürükliyeceğiz. İslâm ahlâkını bozunca, islâmiyeti yok etmek kolay olur. Çok câmi yapacağız. Fakat, câmilerde, hocaları değil, misyonerleri ve mezhepsizleri konuşturacağız. İslâm müziği ismi altında, çalgıları, şarkıları, radyoları câmilere sokacağız. Câmileri birer tuzak olarak kullanacağız. Câmilere giden ve kadınları örtünen devlet memurlarını ve subayları, câsûslarımız tesbît edecek, bunlar, vazîfelerinden uzaklaştırılacaklardır. Şeriate uyan gençler, üniversitelere alınmıyacak, girmiş olanların diploma almaları engellenecektir. Sekreter, bu bilgileri gizli tutmamızı, Necdli Muhammedden de saklamamızı sıkı tenbîh etti. Ben de bu hâtıralarımı mahkemeye vererek, elli seneden evvel açılmamasını vasıyyet ettim. [Şunu iyi bilmelidir ki, câmi, kubbesi, minâresi olan binâ demek değildir. İçinde hergün beş kere, cemaat ile namaz kılınan binâ demektir. Namazdan evvel veya sonra, bu cemaate vaaz vermek de câizdir. Vaaz, ehl-i sünnet îtikatında olan bir müslümanın, ehl-i sünnet âlimlerinden birinin, bir kitabına bakarak okuduğu veya ezberden söylediği bir sözünü açıklaması demektir. Mezhepsizlerin, ingiliz câsûslarının ve misyonerlerin konuşmalarına vaaz denmez, nutuk ve konferans vermek denir. Câmilerde nutuk ve konferans vermek ve bunları dinlemek câiz değildir. Ehl-i sünnet âlimlerinin her sözü, Kur'an-ı kerim ve hadis-i şeriflerin tefsîrleri, îzâhlarıdır.]
3- Cihâdın muvakkat bir farz olduğunu, vaktinin son bulduğunu telkîn edeceksiniz.
4- Şî’îlerin kalblerinden, kâfirlerin necis olduğu fikrini çıkaracaksınız. Kur’anda, (Kendilerine kitap verilenlerin yiyeceği sizin için helâl olduğu gibi, sizin yiyeceğiniz de onlar için helâldir) [Mâide sûresi, âyet: 5] denildiğini, Peygamberin Safiyye isminde yahudi ve Mâriye isminde hıristiyan bir hanımı olduğunu, Peygamberin hanımının necis olamayacağını söyleyeceksiniz. [İngilizin yahudi dediği Hz. Safiyye müslüman olmuştu. Mısrlı olan Mâriye ise, Resûlullahın mübârek zevcelerinden değildir. Câriye idi. Bu da müslüman oldu. Cenâzesinin namazını, halîfe Ömer kıldırdı. Ehl-i sünnet îtikatına göre, hıristiyan kadın, câriye de olur. Zevce de olur. Şî'îlerin inandıkları gibi, kâfirlerin kendileri necis değildir. Îtikatları olan küfür necistir.]
5- Müslümanlara, Peygamberin, İslâmdan kastının mutlak din olduğunu ve bu dînin yahudilik ve hıristiyanlık da olabileceğini, sâdece İslâm dîninin olmadığı inancını aşılıyacaksınız. Bunun delîli de şudur diyeceksiniz: Kur’an, her dînin mensûblarına müslüman diyor. Meselâ Yüsûf Peygamberin, (Beni müslüman olarak öldür), [Herhangi bir Peygamberin Allahü teâlâdan getirdiği bilgilere inanmaya (Îman) denir. Îman edilecek bilgiler iki kısmdır: Yalnız inanılacak bilgiler. Hem inanılacak, hem de yapılacak bilgiler. Birinci kısm bilgiler, îmanın aslı olup, altı dânedir. Her Peygamberin bildirdiği îmanların aslları aynıdır. Bugün islâm düşmanlarının, ilerici diyerek hayran kaldıkları, benzemeye çalıştıkları, bütün yahudiler, hıristiyanlar, dünyadaki fen adamları, devlet adamları, kumandanların hepsi, âhirete, yâni öldükten sonra tekrar dirilmeye, Cennete, Cehenneme inanıyorlar. Kendilerine ilerici diyen ve onlara benzemeye özenen din câhillerinin de, bunlar gibi inanmaları Îcap etmez mi? Peygamberlerin şeriatleri, yâni emir ve yasak edilen bilgileri aynı değildir. Îman edip, şeriate tâbi olmaya (İslâm) denir. Şeriatleri başka olduğu için, her Peygamber zamanındaki islâm, birbirlerinin aynı değildir. Her Resûl gelince, yeni bir (İslâmiyet) gelmiş, eski Peygamberler zamanlarındaki islâmlıkların hükmleri kalmamıştır. Son Peygamber olan Muhammed aleyhisselâmın getirdiği islâm, kıyâmete kadar devam edecektir. Allahü teâlâ, Âl-i İmrân sûresinin 19 ve 85. âyetlerinde, yahudilere ve hıristiyanlara eski islâmlıklarını bırakmalarını emrediyor. Muhammed aleyhisselâma tâbi olmıyanların, Cennete giremiyeceklerini, Cehennemde sonsuz yanacaklarını bildiriyor. İbrâhîm, İsmâ'îl ve Yûsüf ve Ya'kûb peygamberler, kendi zamanlarında mûteber olan islâmı istediler. O müslümanlıklar ve kiliselere gitmek, şimdi mûteber değildirler. Bu husûsta, arabî (El-envâr) kitabımızın sonundaki, Zerkânînin (Mevâhib) şerhinde tafsîlât vardır. Câmi'ul-ezher müderrislerinden Muhammed Zerkânî Mâlikî 1122 [m. 1710] da vefât etti. ] İbrâhîm ve İsmâ’îl Peygamberlerin de, (Ey Rabbimiz, bizi kendine müslüman kıl ve zürriyyetimizden kendine müslüman bir ümmet getir), [Bekara sûresi, âyet: 128] Ya’kûb Peygamberin ise, oğullarına, (Ancak ve ancak müslüman olarak ölünüz), [Bekara sûresi, âyet: 132] dediklerini naklediyor.
6- Kilise yapmanın haram olmadığını, Peygamber ve Halîfeleri onları yıkmadığını, bil’aks onlara hurmet gösterdiğini ve Kur’anda, (Allah insanların bir kısmını diğeriyle def’ etmeseydi [savmasaydı], manastırlar, kiliseler, havralar ve içinde Allahın adı çok zikredilen câmiler yıkılıp giderdi) [Hac sûresi, âyet: 40] denildiğini, İslâmın ibâdethânelere hurmetkâr olduğunu, onları yıkmadığını, yıkanlara mani olduğunu çokça söyleyeceksiniz.
7- (Yahudileri Arab yarımadasından çıkarınız) ve (Arab yarımadasında iki din olmaz) hadisleri hakkında, müslümanları şüpheye düşürecek ve (Bu iki hadis doğru olsaydı, Peygamberin, biri yahudi, biri de hıristiyan hanımı olmazdı ve Necran hıristiyanları ile anlaşma yapmazdı) [59. sayfada, 2. hâşiyeye [dip nota] bakınız!] diyeceksiniz!
8- Müslümanları, ibâdetlerinden men etmeye çalışacak ve (Allah insanların ibâdetlerine muhtaç değildir) diyerek, onları ibâdetlerin faydaları hakkında tereddüde düşüreceksiniz. [İbâdetler, Allahü teâlâ emrettiği için yapılmaktadır. Evet, Allahü teâlâ, kullarının ibâdetlerine muhtaç değildir. Fakat kullar, ibâdet yapmaya muhtaçdırlar. Kendileri, akın akın kiliseye gidiyorlar. Müslümanların câmilere gitmelerine mani oluyorlar.] Hacca gitmek ve cemaat ile namaz kılmak gibi, onları bir araya getiren ibâdetlerden men edeceksiniz. Aynı şekilde, câmilerin, türbelerin ve medreselerin inşâsına ve Kâbenin tâmîrine mani olmaya çalışacaksınız.
9- Harbde düşmandan ganîmet olarak alınan malın beşte birinin [Humusun], âlimlere verilmesi husûsunda, şüphelendirecek ve bunun ticâret kazancıyla bir alâkasının olmadığını îzâh edeceksiniz. Sonra, (Humus, Peygambere veya Halîfeye verilir, âlime verilmez. Zîrâ âlimler, onunla evler, serâylar, hayvanlar ve bahçeler alıyorlar. Bunun için, (Humus)u onlara vermek câiz değildir) diyeceksiniz!
10- Müslümanların akîdelerine bid’atler sokup, İslâmı gericilik ve terör dîni olmakla ithâm edeceksiniz. İslâm memleketlerinin geri kaldığını, sarsıntılara mâruz kaldığını söyleyecek ve böylece onların İslâma olan bağlılıklarını zayıflatmış olacaksınız. [Hâlbuki müslümanlar, dünyanın en büyük, medenî devletlerini kurdular. Dîne bağları gevşedikce, küçüldüler.]
11- Çok mühimdir! Çocukları babalarından uzaklaştırıp, büyüklerinin dînî terbiyelerinden mahrum kalmalarını sağlayacaksınız. Onları, biz yetiştireceğiz. Binâenaleyh, çocuklar babalarının terbiyelerinden koptukları an, akîdeden, dinden ve âlimlerden kopmaya mahkûm olacaklardır.
12- Kadını tahrik edip, örtüsünü açmasına sebep olacaksınız. Sebep olarak da, örtü gerçek İslâmî bir emir değildir. Abbâsîler zamanında ihdâs edilmiş bir âdettir. Bunun için, insanlar Peygamberin zevcelerini görüyorlardı ve kadın bütün işlere katılıyordu diyeceksiniz. Kadını açtıktan sonra, gençleri ona karşı tahrîk edip, her ikisinin arasında fesat hâsıl olması için çalışacaksınız! Müslümanlığı yok etmek için, bu iş, çok te’sîrlidir. Evvelâ, bu işi gayrı müslim kadınlara yaptıracaksınız. Sonra, müslüman kadın kendiliğinden bozulup, bunların yaptığını yapacaktır. [Hicâb yâni tesettür, örtünme âyeti gelmeden evvel, kadınlar örtünmezler, Resûlullaha gelip, bilmediklerini sorar, öğrenirlerdi. Resûlullah birinin evine gitse, kadınlar da gelir, oturur, dinler, istifâde ederlerdi. (Beydâvî)de ve (Buhârî)nin tefsîr bâbında bildirildiği gibi, hicretten üç sene sonra, (Ahzâb) ve beş sene sonra (Nûr) sûrelerindeki hicâb âyetleri gelip, kadınların yabancı erkekler yanında, oturmaları, bunlarla konuşmaları yasak edildi. Bundan sonra, Resûlullah, kadınların bilmediklerini, mübârek zevcelerinden sormalarını emreyledi. Kâfirler, hicâb âyetinin sonra geldiğini, kadınların sonra örtündüklerini söylemiyerek, müslümanları aldatıyorlar.
Resûlullahın mübârek zevcesi Ümm-i Seleme diyor ki, mübârek zevcelerinden Meymûne ile birlikte Resûlullahın yanında idik. İbn-i Ümm-i Mektûm izin isteyip içeri girdi. Resûlullah bunu görünce, bize (Perde arkasına çekiliniz!) buyurdu. (O âmâ değil midir? Bizi görmez) dedim. (Siz de mi körsünüz? Onu görmez misiniz?) buyurdu. Yâni, o kör ise de, siz kör değilsiniz ya, buyurdu. Bu hadis-i şerifi, imam-ı Ahmed ve Tirmüzî ve Ebû Dâvüd “rahime-hümullahü teâlâ” bildirdiler. Bu hadis-i şerife göre, erkeğin yabancı kadına bakması haram olduğu gibi, kadının da yabancı erkeğe bakması câiz değildir. Mezhep imamlarımız “rahime-hümullahü teâlâ”, bu husûstaki diğer hadis-i şerifleri de bildirerek, kadının yabancı erkeklerin avret yerlerine bakmaları haramdır dediler. Bunu yapmak kolaydır. Böyle kolay olan emirlere ve yasaklara (Ruhsat) denir. Kadının, erkeklerin başlarına, saçlarına bakması mekruhtur. Bundan sakınmak güçtür. Güç olan şeyleri yapmak da (Azîmet) olur. Erkeğin kadın için avret yeri, diz ile göbek arasıdır dediler. Görülüyor ki, ezvâc-ı tâhirât ve Eshâb-ı kirâm azîmet ile amel ederler, ruhsatlardan da sakınırlardı. İslâmiyeti içerden yıkmak istiyen (Zındık)lar, hicâb âyetleri gelmeden önce, kadınların örtünmediklerini ileri sürerek, (Peygamber zamanında kadınlar örtünmezlerdi. Şimdi gördüğümüz kadınların, umacı gibi örtünmeleri o zaman yoktu. Hz. Âişe başı açık gezerdi. Şimdiki örtünmeği, sonradan, yobazlar, fıkhcılar uydurdu) diyorlar. Bu sözlerinin yalan ve iftirâ olduğunu, bu hadis-i şerif açıkça göstermektedir. Allahü teâlânın emirlerini ve yasaklarını bildiren dört hak mezhep, erkeklerin (avret yeri)ni, yâni bakması ve başkasına göstermesi haram olan uzvlarını, birbirlerinden farklı olarak bildirmişlerdir. Her müslümanın, bulunduğu mezhebin bildirdiği avret yerini örtmesi farzdır. Başkasının avret yerine bakmak haramdır. (Eşi'at-ül-leme'ât) kitabındaki hadis-i şeriflerde: (Erkek erkeğin ve kadın kadının avret yerine bakmasın) buyuruldu. Hanefî mezhebinde, erkeğin erkek için ve kadının kadın için avret mahalli, diz ile göbek arasıdır. Kadının yabancı erkek için avret mahalli, ellerinden ve yüzünden başka, bütün bedenidir. Kadının saçları da avrettir. Avret yerine şehvetsiz de bakmak haramdır.
(Bir kadını görürseniz, yüzünüzü ondan ayırınız! Ansızın görmek günah olmaz ise de, tekrar bakmak günah olur).
(Yâ Ali! Uyluğunu açma! Ölü veya diri, hiç kimsenin uyluk yerine bakma!)
(Avret yerini açana ve başkalarının avret yerine bakana, Allah lânet eylesin!)
(Kendini bir kavme benzeten onlardan olur). Bu hadis-i şerif gösteriyor ki, ahlâkını, işlerini veya elbisesini, islâm düşmanlarına benzeten onlardan olur. Modaya, yâni kâfirlerin kötü âdetlerine uyanlar, haramlara (güzel sanat) ismini takanlar ve haram işliyenlere sanatkâr diyenler, bu hadis-i şeriften ibret almalıdırlar.
(Kimyâ-yı saadet)de diyor ki, (Kadınların, kızların, başı, saçı, kolları, bacakları açık olarak sokağa çıkmaları haram olduğu gibi, ince, süslü, dar, hoş kokulu elbise ile çıkmaları da haramdır. Böyle çıkmalarına izin veren, râzı olan anası, babası, zevci, kardeşi de, onun günahına ve azâbına ortak olurlar.) Yâni Cehennemde birlikte yanacaklardır. Tevbe ederlerse affolunurlar. Allahü teâlâ tevbe edenleri sever.
Müslüman olduğunu söyliyen bir kimsenin, yapacağı her işin, şeriate, yâni islâmiyete uygun olup olmadığını bilmesi lâzımdır. Bilmiyorsa, bir Ehl-i sünnet âliminden sorarak veya bu âlimlerin kitaplarından okuyarak öğrenmesi lâzımdır.